Kafa keserek mahkumların hayatına son veren “Giyotin” adlı ölüm
makinesi bir doktorun insan sevgisi yüzünden icat edilmiştir.
Dr. Guillotin o yıllarda Fransız devriminin getirdiği eşitlik
ilkesine uygun olarak mahkumların ölümününde eşitlik ilkesine uygun olarak
yerine getirilmesini öngörüyordu.
Bu yüzden projesini çizdiği yüksekten düşen büyük bir bıçaktan
ibaret makine onun ismi ile anılmaya başladı.
Tarih - Biliyormusunuz ? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih - Biliyormusunuz ? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Aralık 2017 Cumartesi
DEV YÜREKLİ MİNİK ADAM
Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılları... Harbiye Nazırı ve
Başkumandan Vekili Enver Paşa, Doğu Cephesi’ni teftişe gittiğinde, kendisine
sadece 110 cm boyu olan Ahlatlı bir genç “hediye” edilir. Ali Şamil’in işi artık
İstanbul’daki sarayda Enver Paşa ile eşi Naciye Sultan’ı
eğlendirmektir.
Birinci Dünya Savaşı’nda işler tersine gidince, Enver Paşa alelacele İstanbul’dan ayrılır. Birdenbire “efendisiz” kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alınır. Ali Şamil burada kırmızı sırmalı elbisesi ve heybetli, ipekli sarığı ile ortalıkta dolaşmakta sultanı eğlendirmeye çalışmaktadır.
Ali Şamil, diğer saray soytarılarına benzememektedir. Hazırcevaplığı ve espritüelliğiyle kısa zamanda herkese kendisini sevdirmiştir. Ancak bütün şakacılığına rağmen Ali Şamil, kısa boyuna bakarak onunla alay etmeye kalkanları, birkaç dakika içinde ağızlarını açtıklarına pişman edecek bir yapıya da sahiptir.
Ulviye Sultan’ın eşi, Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, Ali Şamil’i çok sevmektedir. Ulusal Kurtuluş Savaşımız başlayınca, İsmail Hakkı Bey eşi Ulviye Sultan’la bir geçimsizliği bahane ederek Anadolu’ya geçmek için gizlice hazırlık yapar. Bu işi herkesten sakladığı halde, Ali Şamil’den gizleyemez. Kendisi de savaşa katılmak isteyip de, İsmail Hakkı Bey kendisini yanında götürmek istemeyince Ali Şamil müthiş bir tehdit savurur: “Ya beni de götürürsün, ya da her şeyi sultana anlatırım!”
Kurtuluş Savaşı’na katılan, hatta Atatürk’le o dönemde tanışıp kadeh tokuşturan bu “dev yürekli minik adam” yaşamının daha sonraki yıllarını kışın Ankara, yazın ise İzmir’de geçirdi. İki kez evlenip boşandı. 1973 yılında 75 yaşında ve sağlıklı olduğunu bilinen Ali Şamil Güler’in sonraki yaşamı hakkında bilgi bulunamamıştır…
Birinci Dünya Savaşı’nda işler tersine gidince, Enver Paşa alelacele İstanbul’dan ayrılır. Birdenbire “efendisiz” kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alınır. Ali Şamil burada kırmızı sırmalı elbisesi ve heybetli, ipekli sarığı ile ortalıkta dolaşmakta sultanı eğlendirmeye çalışmaktadır.
Ali Şamil, diğer saray soytarılarına benzememektedir. Hazırcevaplığı ve espritüelliğiyle kısa zamanda herkese kendisini sevdirmiştir. Ancak bütün şakacılığına rağmen Ali Şamil, kısa boyuna bakarak onunla alay etmeye kalkanları, birkaç dakika içinde ağızlarını açtıklarına pişman edecek bir yapıya da sahiptir.
Ulviye Sultan’ın eşi, Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, Ali Şamil’i çok sevmektedir. Ulusal Kurtuluş Savaşımız başlayınca, İsmail Hakkı Bey eşi Ulviye Sultan’la bir geçimsizliği bahane ederek Anadolu’ya geçmek için gizlice hazırlık yapar. Bu işi herkesten sakladığı halde, Ali Şamil’den gizleyemez. Kendisi de savaşa katılmak isteyip de, İsmail Hakkı Bey kendisini yanında götürmek istemeyince Ali Şamil müthiş bir tehdit savurur: “Ya beni de götürürsün, ya da her şeyi sultana anlatırım!”
Kurtuluş Savaşı’na katılan, hatta Atatürk’le o dönemde tanışıp kadeh tokuşturan bu “dev yürekli minik adam” yaşamının daha sonraki yıllarını kışın Ankara, yazın ise İzmir’de geçirdi. İki kez evlenip boşandı. 1973 yılında 75 yaşında ve sağlıklı olduğunu bilinen Ali Şamil Güler’in sonraki yaşamı hakkında bilgi bulunamamıştır…
DEĞİŞMEYEN BELA: SANSÜR
Sultan II. Abdülhamit’in son dönemlerinde basını sansürlemekle görevli olan
“Encümen-i Teftiş ve Muayene” kurulu bir ara işi öyle abartmıştı ki, sıradan bir
aşk romanında geçen “bana bunu yapmaktan muradın nedir sevdiğim?” gibi
cümlelerdeki “murat” kelimesi bile o sırada Çırağan Sarayı’nda mahpus olan 5.
Murat’ı çağrıştırdığı gerekçesiyle sansürlenebiliyordu.
Hatta “Yıldız Sarayı”nı çağrıştırıyorlar diye bir ara aritmetik kitaplarındaki ‘+’ ve ‘x’ işaretlerinin kaldırılması bile gündeme gelmişti.
Hatta “Yıldız Sarayı”nı çağrıştırıyorlar diye bir ara aritmetik kitaplarındaki ‘+’ ve ‘x’ işaretlerinin kaldırılması bile gündeme gelmişti.
BOZUK PARALARIN KENARLARI NİÇİN TIRTILLIDIR?
Özellikle kâğıt para devrinden önce, alışverişte kullanılan paralar altın ve gümüş içeriyorlardı. Her devirde olduğu gibi, o devirde de bulunan bazı düzenbazlar, bu paraları kenarlarından kazıyarak, çok az miktarda da olsa, bu değerli madenleri biriktiriyor, parayı da tekrar kullanabiliyorlardı.
O devirlerde tüccarlar, parayı tartıyorlar ve ağırlığı eksikse kabul etmiyorlardı. Tabii, para da elinizde kalıyordu. Antik para kataloglarında dikkat ederseniz, paraların büyük bir kısmının tam yuvarlak olmadığını görürsünüz.
Bu sorunu çözmek ve halkı eksik paraya karşı korumak için bozuk paraların kenarları tırtıllı yapılmaya başlandı. Bu tırtıllar sayesinde paranın kenarının kazındığı hemen belli oluyordu ve kenarı kazınmış parayı kimse almıyordu.
Bu adet günümüze kadar devam etti. Artık içinde değerli bir maden bulunmamasına rağmen, bozuk paralarımızın kenarlarında ya tırtıl ya da bir yazı vardır.
Günümüzde madeni paralar 'bozukluk' veya 'ufaklık' adı altında sadece küsuratları ödemede kullanılıyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini kanundan almalarına rağmen, kullanılmalarında bazı sınırlamalar vardır.
Gerek kâğıt, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapılan ödemeleri kabul etmemek mümkün değildir. Buna 'Kanuni Tedavül Mecburiyeti' denilir ki, kâğıt paralarda bu mecburiyet sınırsızdır. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa olsun, bunu karşı taraf kabul etmek mecburiyetindedir.
Madeni paraların ise mecburiyeti sınırlıdır. En çok üzerlerinde yazan değerin 50 katını tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örneğin 50 bin liralıklarla, 2,5 milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasını da bozuk para ile ödeme isteğinizi karşı taraf kabul etmeyebilir.
Kâğıt paraların Merkez Bankası tarafından basıldığı bilinir de, madeni paraları Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı pek bilinmez. Madeni paraların toplam para stoku içindeki oranı da yaklaşık yüzde 1 civarındadır.
Hiç dikkat ettiniz mi? İnsan yüzleri kâğıt paralarda önden, madeni paralarda ise yandandır. Madeni paralarda yer çok küçük olduğundan, kabartma tekniği ile bir yüzün tam detayını vermek mümkün olamamaktadır. Yandan bir profil kişiyi daha iyi tanınır kılmaktadır.
O devirlerde tüccarlar, parayı tartıyorlar ve ağırlığı eksikse kabul etmiyorlardı. Tabii, para da elinizde kalıyordu. Antik para kataloglarında dikkat ederseniz, paraların büyük bir kısmının tam yuvarlak olmadığını görürsünüz.
Bu sorunu çözmek ve halkı eksik paraya karşı korumak için bozuk paraların kenarları tırtıllı yapılmaya başlandı. Bu tırtıllar sayesinde paranın kenarının kazındığı hemen belli oluyordu ve kenarı kazınmış parayı kimse almıyordu.
Bu adet günümüze kadar devam etti. Artık içinde değerli bir maden bulunmamasına rağmen, bozuk paralarımızın kenarlarında ya tırtıl ya da bir yazı vardır.
Günümüzde madeni paralar 'bozukluk' veya 'ufaklık' adı altında sadece küsuratları ödemede kullanılıyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini kanundan almalarına rağmen, kullanılmalarında bazı sınırlamalar vardır.
Gerek kâğıt, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapılan ödemeleri kabul etmemek mümkün değildir. Buna 'Kanuni Tedavül Mecburiyeti' denilir ki, kâğıt paralarda bu mecburiyet sınırsızdır. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa olsun, bunu karşı taraf kabul etmek mecburiyetindedir.
Madeni paraların ise mecburiyeti sınırlıdır. En çok üzerlerinde yazan değerin 50 katını tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örneğin 50 bin liralıklarla, 2,5 milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasını da bozuk para ile ödeme isteğinizi karşı taraf kabul etmeyebilir.
Kâğıt paraların Merkez Bankası tarafından basıldığı bilinir de, madeni paraları Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı pek bilinmez. Madeni paraların toplam para stoku içindeki oranı da yaklaşık yüzde 1 civarındadır.
Hiç dikkat ettiniz mi? İnsan yüzleri kâğıt paralarda önden, madeni paralarda ise yandandır. Madeni paralarda yer çok küçük olduğundan, kabartma tekniği ile bir yüzün tam detayını vermek mümkün olamamaktadır. Yandan bir profil kişiyi daha iyi tanınır kılmaktadır.
BURADA HEPİMİZ HAYVANIZ!
Sultan II. Abdülhamit zamanında bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırılır.
Yabancı elçiler sultana hazır sayım yapılırken bir de mevaşî (besilik hayvan)
sayımı yapılmasını tavsiye ederler.
Sultan insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşî sayımının daha önce yapılmasını uygun görür.
Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekâlet eden zat alaydan yetişme, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış.
“Mevaşî” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi, araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu “üstün gayret sahibi vatandaş” falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra “Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım.” diye hemen bir cevap telgrafı yazıp göndermiş:
“Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemînelerimizdir: Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!” (Padişah hazretlerine aciz arzımızdır: Burada kaymakamdan başka hepimiz hayvanız!)
Sultan insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşî sayımının daha önce yapılmasını uygun görür.
Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekâlet eden zat alaydan yetişme, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış.
“Mevaşî” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi, araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu “üstün gayret sahibi vatandaş” falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra “Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım.” diye hemen bir cevap telgrafı yazıp göndermiş:
“Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemînelerimizdir: Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!” (Padişah hazretlerine aciz arzımızdır: Burada kaymakamdan başka hepimiz hayvanız!)
BU DA İSTANBULLU DİYOJEN!
20. yüzyılın başlarında Moda taraflarında bir fıçı içinde yaşayan, bu nedenle
de herkesin “Diyojen Ali Bey” dediği ayyaş bir balıkçı vardı.
O zaman 45 yaşlarında olan bu adam gece gündüz sarhoş gezerdi, ama kimseye sataştığı veya kimsenin kalbini kırdığı görülmemişti.
Bu nedenle mahalle halkı Diyojen Ali Bey’i çok severdi. Lodoslu bir fırtına gecesi dev dalgalar Diyojen’in sahildeki fıçısını kapıp da denize götürdüğünde birkaç balıkçı canlarını tehlikeye atarak denize açılmış ve fıçıyı sahile getirmeyi başarmışlardı.
O anda gördüler ki fıçıda hâlâ uyumakta olan Diyojen ayağa fırlamış ve kendini kurtaran balıkçılara şöyle bağırıyordu: “Ne var? Biri denize mi düştü? Atlayalım, hemen kurtaralım!”
O zaman 45 yaşlarında olan bu adam gece gündüz sarhoş gezerdi, ama kimseye sataştığı veya kimsenin kalbini kırdığı görülmemişti.
Bu nedenle mahalle halkı Diyojen Ali Bey’i çok severdi. Lodoslu bir fırtına gecesi dev dalgalar Diyojen’in sahildeki fıçısını kapıp da denize götürdüğünde birkaç balıkçı canlarını tehlikeye atarak denize açılmış ve fıçıyı sahile getirmeyi başarmışlardı.
O anda gördüler ki fıçıda hâlâ uyumakta olan Diyojen ayağa fırlamış ve kendini kurtaran balıkçılara şöyle bağırıyordu: “Ne var? Biri denize mi düştü? Atlayalım, hemen kurtaralım!”
Berduş Kimdir ?
Günümüz Türkçesinde “başıboş, serseri kimse” anlamında
kullanılan “berduş” sözcüğü aslında “evi sırtında” (varı yoğu ancak
üzerindekiler olan kişi) anlamındaki “hâneberdûş” sözcüğünün kısaltmasıdır.
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin “berduş” maddesinde “… berduş terkibinin zamanımızda mektepli gençler, hatta kalem erbabı tarafından dahi ‘hâneberdûş’ yerine kullanılması içinde bulunduğumuz dehşetli dil buhranının en büyük misallerinden biridir” denilerek şikayet edilmektedir…
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin “berduş” maddesinde “… berduş terkibinin zamanımızda mektepli gençler, hatta kalem erbabı tarafından dahi ‘hâneberdûş’ yerine kullanılması içinde bulunduğumuz dehşetli dil buhranının en büyük misallerinden biridir” denilerek şikayet edilmektedir…
ATLAS PASAJI, AT AHIRIYDI !
Bugün İstiklal Caddesi üzerinde bulunan meşhur Atlas Pasajı ilk
yapıldığı zaman cins atların korunduğu bir at ahırı ve aynı zamanda da bu atlara
çeşitli hünerler öğretilen bir cambazhaneydi.
Bina Oskeperan Ermeni Katolik Vakfı’nın malıydı ve 1932 yılında geçirdiği esaslı bir tadilattan sonra Moulin Rouge adında bir gece kulübü olarak açılmış ve o tarihten bu yana çeşitli müzikhol ve sinemalara ev sahipliği yapmıştır.
* İstanbul Ansiklopedisi böyle yazmasına rağmen, biz yaptığımız araştırmada bu adda bir cemaat vakfına rastlamadık. Belki baskı hatası, belki de başka bir yanlışlık söz konusu olmalı…
Bina Oskeperan Ermeni Katolik Vakfı’nın malıydı ve 1932 yılında geçirdiği esaslı bir tadilattan sonra Moulin Rouge adında bir gece kulübü olarak açılmış ve o tarihten bu yana çeşitli müzikhol ve sinemalara ev sahipliği yapmıştır.
* İstanbul Ansiklopedisi böyle yazmasına rağmen, biz yaptığımız araştırmada bu adda bir cemaat vakfına rastlamadık. Belki baskı hatası, belki de başka bir yanlışlık söz konusu olmalı…
AŞURE BAKLASININ BEREKETİ !
Eski İstanbul âdetlerinden birine göre, aşure yenirken ağza
gelen ilk bakla yutulmayıp çıkarılır ve yıkanıp kurutulduktan sonra bereket
getirsin diye para kesesinin içine konurdu. Bu baklaya da “aşure baklası”
denirdi.
Bir başka aşure âdetine göre de, aşure pişirilen tencerenin içine iple bağlanmış birkaç tane ortası delikli para sarkıtılırdı. Aşure piştikten sonra bu paralar yıkanır ve bereket getirsin diye para kesesinin dibine yerleştirildi. Bu paralara da “aşure parası” denirdi.
Bir başka aşure âdetine göre de, aşure pişirilen tencerenin içine iple bağlanmış birkaç tane ortası delikli para sarkıtılırdı. Aşure piştikten sonra bu paralar yıkanır ve bereket getirsin diye para kesesinin dibine yerleştirildi. Bu paralara da “aşure parası” denirdi.
ALBERT EINSTEIN’DAN ATATÜRK’E MEKTUP
II. Dünya Savaşı’na yaklaşılan yıllarda Almanya özellikle Yahudi
kökenli bilim insanları ve sanatçılar için yaşanılmaz bir yer haline gelmişti.
Einstein o dönem Atatürk’e kırk bilim insanının adını önermiş ve Atatürk çok
başarılı bu bilim insanlarını Türkiye’ye davet etmiştir.
Bu bilim insanları İstanbul Üniversitesi ve Ankara DTCF’de görev alarak, ülkemizde modern bilimin ve üniversitenin başlamasına diğer Türk bilim adamları ile birlikte öncülük etmişlerdir.
Aşağıda Einstein’in Atatürk’e bu konu ile ilgili olarak yazdığı mektup vardır. Bu mektup bugün, Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet Arşivi’nde bulunmaktadır.
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’in imzalarıyla...
Ekselansları Atatürk,
OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan kırk profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu kırk kişi birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein
Bu bilim insanları İstanbul Üniversitesi ve Ankara DTCF’de görev alarak, ülkemizde modern bilimin ve üniversitenin başlamasına diğer Türk bilim adamları ile birlikte öncülük etmişlerdir.
Aşağıda Einstein’in Atatürk’e bu konu ile ilgili olarak yazdığı mektup vardır. Bu mektup bugün, Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet Arşivi’nde bulunmaktadır.
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’in imzalarıyla...
Ekselansları Atatürk,
OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan kırk profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu kırk kişi birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein
300 YAŞINDA BİR ÖRÜMCEK
Reşat Ekrem bize İstanbul Ansiklopedisi’nden bir bilgi daha
aktarıyor, ama efsane niteliği çok net bir bilgidir bu:
“II. Abdülhamit zamanında Galata’da “Levirentos” ismindeki 17. yüzyıldan kalma bir tektekçi meyhanesinin mahzenindeki boş bir şarap fıçısının içinde gayet büyük ve süt gibi beyaz bir örümcek bulunmuş ve o zamanlar bu hayvanın 300 yaşında olduğu tahmin edilmişti…”
Örümceklerin ömrünün genelde bir yılı geçmediği, bazı tarantula türlerinin ise en fazla yirmi yıl yaşadığı göz önüne alınırsa, bu rakamın mantık dışı olduğu ortaya çıkacaktır…
“II. Abdülhamit zamanında Galata’da “Levirentos” ismindeki 17. yüzyıldan kalma bir tektekçi meyhanesinin mahzenindeki boş bir şarap fıçısının içinde gayet büyük ve süt gibi beyaz bir örümcek bulunmuş ve o zamanlar bu hayvanın 300 yaşında olduğu tahmin edilmişti…”
Örümceklerin ömrünün genelde bir yılı geçmediği, bazı tarantula türlerinin ise en fazla yirmi yıl yaşadığı göz önüne alınırsa, bu rakamın mantık dışı olduğu ortaya çıkacaktır…
BOYKOTÇU FINDIK ALİ
1940’lı yıllarda Anadoluhisarı’nda yaşayan Fındık Ali adında bir
adam vardı. Bu adam sandalının içine küçük bir ocak koymuştu ve orada patlattığı
mısırları Hisar’dan Çubuklu’ya kadar uzanan bölgede dolaşa dolaşa satardı.
Asıl mesleği balıkçılık olan bu adam bir ara her nedense kunduracı esnafına çok kızmış ve kendince bir boykot uygulayarak yıllarca ayakkabı giymemişti.
Havalar idare ettiği sürede yalınayak gezer, hava çok bozduğunda ise ayağına geçirdiği nalınları takırdata takırdata dolaşır durumunu soranlara da “Kunduracıları boykot ediyorum” derdi şişine şişine…
Asıl mesleği balıkçılık olan bu adam bir ara her nedense kunduracı esnafına çok kızmış ve kendince bir boykot uygulayarak yıllarca ayakkabı giymemişti.
Havalar idare ettiği sürede yalınayak gezer, hava çok bozduğunda ise ayağına geçirdiği nalınları takırdata takırdata dolaşır durumunu soranlara da “Kunduracıları boykot ediyorum” derdi şişine şişine…
BİR ZAMANIN BOĞAZİÇİ VAPUR SEFERLERİ
Boğaziçi’nde yolcu taşımacılığı yüzyıllar boyunca bir, iki, üç
veya beş çifte kayıklar ve Pazar kayıkları ile yapılmıştır. Hem yük, hem de
yolcu götüren Pazar kayıkları da Boğaziçi köylerinin cami ve mescitlerine vakıf
olarak hayır sahipleri tarafında yaptırılır, kürekçi ücretleri ödendikten sonra,
geliri ile bu ibadethanelerin ufak tefek tamirleri yaptırılırdı.
Kırım Savaşı’ndan sonra iki İngiliz girişimci Boğaziçi’nde buharlı vapur işlettiler…
Fakat bu pek kısa sürdü, hükümet işlerine engel oldu ve İstanbul ile Boğaziçi köyleri arasına iki tersane vapuru tahsis etti. Bunlardan biri Rumeli kıyısına, diğeri Anadolu kıyısına olmak üzere günde ancak iki sefer yapılıyordu.
Geceleri Boğaz’da demirliyorlar, sabahleyin köylerden yolcuları toplayıp İstanbul’da Sirkeci iskelesine geliyorlar, akşamları da Boğaz’a dönüyorlardı. Boğaz köylerinde vapur iskeleleri yoktu, halk vapurlara kayıkla gidiyor ve köy önünde duran vapurlardan, aynı şekilde kayıklara binip dönüyordu…
Tıpkı açıkta demirlemiş posta gemileri gibi… Son durak olan köy Rumeli yakasında İstinye, Anadolu yakasında Kanlıca idi. Vapurlar bu köylerden alacakaranlıkta, akşamları da Sirkeci iskelesinden ezana doğru, alaturka saat on bir sularında kalkıyordu.
Asıl ilginç olan şu ki; bu vapurlarda bilet usulü yoktu. Babıâli’de Beylikçi Odası’nda bir abone defteri açılmıştı, herkes aylık üzerinden ücretini peşin yatırıyordu. Bu uygulamanın şimdiki aylık abonman kartına çok benzemesi rastlantı değildir.
Tespit edilen ücret cetveli de şöyledir:
• İstanbul’dan Kandilli’ye ve Rumelihisarı’na gidecek bir efendi gidip gelme: ayda 250 kuruş.
• İstanbul’dan Kanlıca’ya ve İstinye’ye gidecek bir efendi gidip gelme ayda. 300 kuruş. Bir efendi bu ücretle yanında bir uşak götürebilir, bir uşak daha götürecek olursa ikinci uşak için 120 kuruş daha öder. Bir efendi yanında ikiden fazla uşak götürecek olursa, ikiden fazlası için toplu para ödemez, bu fazla uşaklar için köylere çıktığında orada bekleyecek memura adam başına 100’er para öder.
• Sair ahalinden, Beylikçi Odası’na para yatırmayıp da icabında vapurla gidip gelmek isteyen her seferinde karaya çıktığında görevli memura, Kandilli ile Rumelihisarı için 100’er para, Kanlıca ile İstinye için 3’er kuruş verir.
Şirket-i Hayriye’nin 1854’teki kuruluşu, Boğaziçi trafiğinde büyük bir yenilik olmuştur. Böyle bir şirketin kurulması gereğini ilk düşünenler de iki Türk veziri, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa ile Adliye Nazırı Müverrih Cevdet Paşa’dır…
O zamanlar her ikisi de Babıâli efendisi bulunuyormuş. Bir yaz Bursa’ya gitmişler. Kaplıcada, bellerinde peştamal, havuz kenarına oturup sohbet ederlerken söz Boğaz sefalarına, oradan tersane vapurlarının düzensizliğine gelmiş.
İki genç adam heyecana kapılmışlar. Hemen kaplıcanın soğukluğuna çıkıp hamamcılardan hokka kalem ve kâğıt istemişler ve Boğaziçi’nde vapur işletmek için kurulacak bir şirketin ilk nizamname müsvettesini kaplıca soğukluğunda, ayaklarında nalın, bellerinde peştamal, çıplak hamam kılığı ile yazmışlar…
Kırım Savaşı’ndan sonra iki İngiliz girişimci Boğaziçi’nde buharlı vapur işlettiler…
Fakat bu pek kısa sürdü, hükümet işlerine engel oldu ve İstanbul ile Boğaziçi köyleri arasına iki tersane vapuru tahsis etti. Bunlardan biri Rumeli kıyısına, diğeri Anadolu kıyısına olmak üzere günde ancak iki sefer yapılıyordu.
Geceleri Boğaz’da demirliyorlar, sabahleyin köylerden yolcuları toplayıp İstanbul’da Sirkeci iskelesine geliyorlar, akşamları da Boğaz’a dönüyorlardı. Boğaz köylerinde vapur iskeleleri yoktu, halk vapurlara kayıkla gidiyor ve köy önünde duran vapurlardan, aynı şekilde kayıklara binip dönüyordu…
Tıpkı açıkta demirlemiş posta gemileri gibi… Son durak olan köy Rumeli yakasında İstinye, Anadolu yakasında Kanlıca idi. Vapurlar bu köylerden alacakaranlıkta, akşamları da Sirkeci iskelesinden ezana doğru, alaturka saat on bir sularında kalkıyordu.
Asıl ilginç olan şu ki; bu vapurlarda bilet usulü yoktu. Babıâli’de Beylikçi Odası’nda bir abone defteri açılmıştı, herkes aylık üzerinden ücretini peşin yatırıyordu. Bu uygulamanın şimdiki aylık abonman kartına çok benzemesi rastlantı değildir.
Tespit edilen ücret cetveli de şöyledir:
• İstanbul’dan Kandilli’ye ve Rumelihisarı’na gidecek bir efendi gidip gelme: ayda 250 kuruş.
• İstanbul’dan Kanlıca’ya ve İstinye’ye gidecek bir efendi gidip gelme ayda. 300 kuruş. Bir efendi bu ücretle yanında bir uşak götürebilir, bir uşak daha götürecek olursa ikinci uşak için 120 kuruş daha öder. Bir efendi yanında ikiden fazla uşak götürecek olursa, ikiden fazlası için toplu para ödemez, bu fazla uşaklar için köylere çıktığında orada bekleyecek memura adam başına 100’er para öder.
• Sair ahalinden, Beylikçi Odası’na para yatırmayıp da icabında vapurla gidip gelmek isteyen her seferinde karaya çıktığında görevli memura, Kandilli ile Rumelihisarı için 100’er para, Kanlıca ile İstinye için 3’er kuruş verir.
Şirket-i Hayriye’nin 1854’teki kuruluşu, Boğaziçi trafiğinde büyük bir yenilik olmuştur. Böyle bir şirketin kurulması gereğini ilk düşünenler de iki Türk veziri, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa ile Adliye Nazırı Müverrih Cevdet Paşa’dır…
O zamanlar her ikisi de Babıâli efendisi bulunuyormuş. Bir yaz Bursa’ya gitmişler. Kaplıcada, bellerinde peştamal, havuz kenarına oturup sohbet ederlerken söz Boğaz sefalarına, oradan tersane vapurlarının düzensizliğine gelmiş.
İki genç adam heyecana kapılmışlar. Hemen kaplıcanın soğukluğuna çıkıp hamamcılardan hokka kalem ve kâğıt istemişler ve Boğaziçi’nde vapur işletmek için kurulacak bir şirketin ilk nizamname müsvettesini kaplıca soğukluğunda, ayaklarında nalın, bellerinde peştamal, çıplak hamam kılığı ile yazmışlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
