Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre
çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon kilogram
su vardır. Peki, nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi
dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar
gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.
Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir.
Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz
miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki
yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.
Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su
buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç
azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve
bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları
birkaç mikrometredir (İnsan saçı 100 mikrometredir.). Ortalama bir yağmur
damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi
gerekir.
Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı
kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir
kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki
hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar
içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar
tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken, yağmur damlası oluşma
işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda
kaybolmaz.
Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar
küçüktür ki; üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar
pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani
kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha
koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu
damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst
taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.
Doğa ve İnsan - Biliyormusunuz ? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa ve İnsan - Biliyormusunuz ? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Aralık 2017 Cumartesi
BURADA HEPİMİZ HAYVANIZ!
Sultan II. Abdülhamit zamanında bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırılır.
Yabancı elçiler sultana hazır sayım yapılırken bir de mevaşî (besilik hayvan)
sayımı yapılmasını tavsiye ederler.
Sultan insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşî sayımının daha önce yapılmasını uygun görür.
Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekâlet eden zat alaydan yetişme, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış.
“Mevaşî” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi, araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu “üstün gayret sahibi vatandaş” falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra “Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım.” diye hemen bir cevap telgrafı yazıp göndermiş:
“Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemînelerimizdir: Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!” (Padişah hazretlerine aciz arzımızdır: Burada kaymakamdan başka hepimiz hayvanız!)
Sultan insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşî sayımının daha önce yapılmasını uygun görür.
Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekâlet eden zat alaydan yetişme, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış.
“Mevaşî” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi, araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu “üstün gayret sahibi vatandaş” falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra “Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım.” diye hemen bir cevap telgrafı yazıp göndermiş:
“Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemînelerimizdir: Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!” (Padişah hazretlerine aciz arzımızdır: Burada kaymakamdan başka hepimiz hayvanız!)
BU DA İSTANBULLU DİYOJEN!
20. yüzyılın başlarında Moda taraflarında bir fıçı içinde yaşayan, bu nedenle
de herkesin “Diyojen Ali Bey” dediği ayyaş bir balıkçı vardı.
O zaman 45 yaşlarında olan bu adam gece gündüz sarhoş gezerdi, ama kimseye sataştığı veya kimsenin kalbini kırdığı görülmemişti.
Bu nedenle mahalle halkı Diyojen Ali Bey’i çok severdi. Lodoslu bir fırtına gecesi dev dalgalar Diyojen’in sahildeki fıçısını kapıp da denize götürdüğünde birkaç balıkçı canlarını tehlikeye atarak denize açılmış ve fıçıyı sahile getirmeyi başarmışlardı.
O anda gördüler ki fıçıda hâlâ uyumakta olan Diyojen ayağa fırlamış ve kendini kurtaran balıkçılara şöyle bağırıyordu: “Ne var? Biri denize mi düştü? Atlayalım, hemen kurtaralım!”
O zaman 45 yaşlarında olan bu adam gece gündüz sarhoş gezerdi, ama kimseye sataştığı veya kimsenin kalbini kırdığı görülmemişti.
Bu nedenle mahalle halkı Diyojen Ali Bey’i çok severdi. Lodoslu bir fırtına gecesi dev dalgalar Diyojen’in sahildeki fıçısını kapıp da denize götürdüğünde birkaç balıkçı canlarını tehlikeye atarak denize açılmış ve fıçıyı sahile getirmeyi başarmışlardı.
O anda gördüler ki fıçıda hâlâ uyumakta olan Diyojen ayağa fırlamış ve kendini kurtaran balıkçılara şöyle bağırıyordu: “Ne var? Biri denize mi düştü? Atlayalım, hemen kurtaralım!”
Berduş Kimdir ?
Günümüz Türkçesinde “başıboş, serseri kimse” anlamında
kullanılan “berduş” sözcüğü aslında “evi sırtında” (varı yoğu ancak
üzerindekiler olan kişi) anlamındaki “hâneberdûş” sözcüğünün kısaltmasıdır.
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin “berduş” maddesinde “… berduş terkibinin zamanımızda mektepli gençler, hatta kalem erbabı tarafından dahi ‘hâneberdûş’ yerine kullanılması içinde bulunduğumuz dehşetli dil buhranının en büyük misallerinden biridir” denilerek şikayet edilmektedir…
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin “berduş” maddesinde “… berduş terkibinin zamanımızda mektepli gençler, hatta kalem erbabı tarafından dahi ‘hâneberdûş’ yerine kullanılması içinde bulunduğumuz dehşetli dil buhranının en büyük misallerinden biridir” denilerek şikayet edilmektedir…
300 YAŞINDA BİR ÖRÜMCEK
Reşat Ekrem bize İstanbul Ansiklopedisi’nden bir bilgi daha
aktarıyor, ama efsane niteliği çok net bir bilgidir bu:
“II. Abdülhamit zamanında Galata’da “Levirentos” ismindeki 17. yüzyıldan kalma bir tektekçi meyhanesinin mahzenindeki boş bir şarap fıçısının içinde gayet büyük ve süt gibi beyaz bir örümcek bulunmuş ve o zamanlar bu hayvanın 300 yaşında olduğu tahmin edilmişti…”
Örümceklerin ömrünün genelde bir yılı geçmediği, bazı tarantula türlerinin ise en fazla yirmi yıl yaşadığı göz önüne alınırsa, bu rakamın mantık dışı olduğu ortaya çıkacaktır…
“II. Abdülhamit zamanında Galata’da “Levirentos” ismindeki 17. yüzyıldan kalma bir tektekçi meyhanesinin mahzenindeki boş bir şarap fıçısının içinde gayet büyük ve süt gibi beyaz bir örümcek bulunmuş ve o zamanlar bu hayvanın 300 yaşında olduğu tahmin edilmişti…”
Örümceklerin ömrünün genelde bir yılı geçmediği, bazı tarantula türlerinin ise en fazla yirmi yıl yaşadığı göz önüne alınırsa, bu rakamın mantık dışı olduğu ortaya çıkacaktır…
29 Aralık 2017 Cuma
21 PARE TOP ATIŞI NİÇİN YAPILIYOR?
Günümüze kadar ulaşmış selamlama şekillerinin tümünün kökeni çok
eskilere gider. Selamlama tarih boyunca, selamlayanın kendisinin silahsız
olduğunu ve karşısındakinin gücünü kabul ettiğini belirten bir ifade şekli
olmuştur. Eli başa götürerek selam vermenin, hatta tokalaşmanın bile amacı
karşısındakine elin boş ve silahsız olduğu mesajını vermekti.
Elde kılıç veya mızrak varsa, bunların ucu yere ve biraz sağa doğru yani düşmana bakmayacak şekilde eğilirdi. Günümüzde subayların kılıçlarının ucunu yere doğru eğerek selam veriş şekilleri de o günlerden kalmadır.
O zamanlar denizciler dünyayı en çok gezen, yeni ülkeler ve kültürlerle tanışan kişiler olduklarından uluslararası ortak gelenekler, görgü ve centilmenlik kuralları hatta kıyafet benzerliği de onlarda görülür. Dost gemiler karşısında kürekleri yatay duruma getirmek, yelkenleri indirmek, personeli yelken direklerine çıkarmak veya güverteye dizerek (çimariva) savaş yerlerinde olmadıklarını göstermek ve selamlama yapmak, topların namlularını aşağı bakacak şekilde çevirmek hep bu eski uluslararası denizcilik kurallarından kalmadır.
Savaş gemilerinin top atışı ile selamlama yapmaları da bu geleneklerin bir parçasıdır. Mermi sürülmemiş şekilde kuru sıkı ateşlenen toplar, öldürme amacının olmadığının, elde kalan barutun da havaya sıkılarak bitirildiğinin, dolayısıyla dostluğun ve karşıya bir zarar verme niyetinin olmadığının bir göstergesidir. Yalnız bu selamlamada tam bir teslimiyetçilik yoktur. Verilen gizli mesaj biraz da ‘ben sana saygı gösteriyorum ama bil ki gerekirse bu silahı gerçek amacı için de kullanabilirim’ şeklindedir.
Gemilerin top atışı ile selamlama yapma geleneklerinin tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor. Şüphesiz Avrupa’nın kâşif ve sömürgeci denizcilerinin önce barut sonra da top silahını kullanmaya başlamalarından sonradır. Tarih araştırmacılarına göre gemilerin yanaştıkları limanlarda dostluk mesajı vermeleri 7 atış yapmaları ile başlamış. Buna karşılık karadaki kale burçlarından geminin her bir atışına karşılık 3’er top atışı yapılırmış. Yani gemi 7 atışını bitirdiğinde, karadaki toplardan da 21 atış yapılmış olurmuş.
Gemiden ve karadan yapılan bu dostane top atışlarındaki 7 ve 3 sayılarının, bu sayıların gizli güçleri olduğuna dair tarih boyunca duyulan inançlardan kaynaklandığı sanılıyor. Başlangıçta gemi ve kara birlikleri arasındaki selamlaşmada gemilerin 7, kara bataryalarının ise 21 pare top atış yapmalarının sebebi ise teknolojik imkânlardı.
İlk zamanlarda top atışlarındaki barutta kullanılan sodyum nitratın gemilerde ve deniz şartlarında bol miktarda depolanması çok zordu. Denizciler gemilerindeki barutu kontrollü harcarlarken, karadakiler bolca kullanabiliyorlardı. Ne zaman ki barutta potasyum nitrat kullanılmaya başlandı, o zaman her iki tarafın da atış sayıları 21’e eşitlendi.
Gemilerden yapılan merasim top atışlarının şekilleri ve sayıları ilk olarak 1688 yılında İngiliz donanmasında düzenlendi ve en küçük rütbeli subaydan krala kadar herkesin karşılandığı bir top atışı sayısı tespit edildi. Ancak İngiltere’nin gemi ve subay sayısı o kadar çoktu ki gemilerden top atışı sesleri eksik olmuyor, bu arada çok ciddi miktarda barut havaya savrulup gidiyordu. 1730 yılında bu işe tekrar bir düzenleme getirildi ve gemilerin sadece kraliyet için 21 pare top atışı yapabilecekleri karara bağlandı.
On dokuzuncu yüzyılda diğer ülkeler de karşılıklı selamlama ve saygı ifadesi için 21 pare top atışı konusunda anlaşmaya vardılar. Kraliyetle idare edilen sömürgeci ülkelerin, kraliyet temsilcilerinin demokratik ülke idarecilerine göre daha fazla sayıda top ateşi ile selamlanmaları, top ateşine önce sömürgelerin başlamaları ve kraliyet için en az 101 pare top atışı istekleri reddedildi ve selamlamada karşılıklı eşitlik ilkesi kabul edildi. 21 pare top atışı ile selamlama geleneği sonradan misafir ülkenin bayrağına ve başkanına karşı bir saygı ifadesi olarak karadan yapılacak atışlar olarak genişledi.
Selamlama ve saygı amaçlı top atışlarında bahsi geçen sayılar hep 3, 7, 21, 101 gibi tek sayılardır. Bunun arkasında da antik çağlardan beri gelen tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu batıl inancı yatıyor. Eski zamanlarda limana giren bir gemiden çift sayıda top ateşi yapıldığında, gemi kaptanının veya önemli bir subayının öldüğü anlamına gelirmiş.
Elde kılıç veya mızrak varsa, bunların ucu yere ve biraz sağa doğru yani düşmana bakmayacak şekilde eğilirdi. Günümüzde subayların kılıçlarının ucunu yere doğru eğerek selam veriş şekilleri de o günlerden kalmadır.
O zamanlar denizciler dünyayı en çok gezen, yeni ülkeler ve kültürlerle tanışan kişiler olduklarından uluslararası ortak gelenekler, görgü ve centilmenlik kuralları hatta kıyafet benzerliği de onlarda görülür. Dost gemiler karşısında kürekleri yatay duruma getirmek, yelkenleri indirmek, personeli yelken direklerine çıkarmak veya güverteye dizerek (çimariva) savaş yerlerinde olmadıklarını göstermek ve selamlama yapmak, topların namlularını aşağı bakacak şekilde çevirmek hep bu eski uluslararası denizcilik kurallarından kalmadır.
Savaş gemilerinin top atışı ile selamlama yapmaları da bu geleneklerin bir parçasıdır. Mermi sürülmemiş şekilde kuru sıkı ateşlenen toplar, öldürme amacının olmadığının, elde kalan barutun da havaya sıkılarak bitirildiğinin, dolayısıyla dostluğun ve karşıya bir zarar verme niyetinin olmadığının bir göstergesidir. Yalnız bu selamlamada tam bir teslimiyetçilik yoktur. Verilen gizli mesaj biraz da ‘ben sana saygı gösteriyorum ama bil ki gerekirse bu silahı gerçek amacı için de kullanabilirim’ şeklindedir.
Gemilerin top atışı ile selamlama yapma geleneklerinin tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor. Şüphesiz Avrupa’nın kâşif ve sömürgeci denizcilerinin önce barut sonra da top silahını kullanmaya başlamalarından sonradır. Tarih araştırmacılarına göre gemilerin yanaştıkları limanlarda dostluk mesajı vermeleri 7 atış yapmaları ile başlamış. Buna karşılık karadaki kale burçlarından geminin her bir atışına karşılık 3’er top atışı yapılırmış. Yani gemi 7 atışını bitirdiğinde, karadaki toplardan da 21 atış yapılmış olurmuş.
Gemiden ve karadan yapılan bu dostane top atışlarındaki 7 ve 3 sayılarının, bu sayıların gizli güçleri olduğuna dair tarih boyunca duyulan inançlardan kaynaklandığı sanılıyor. Başlangıçta gemi ve kara birlikleri arasındaki selamlaşmada gemilerin 7, kara bataryalarının ise 21 pare top atış yapmalarının sebebi ise teknolojik imkânlardı.
İlk zamanlarda top atışlarındaki barutta kullanılan sodyum nitratın gemilerde ve deniz şartlarında bol miktarda depolanması çok zordu. Denizciler gemilerindeki barutu kontrollü harcarlarken, karadakiler bolca kullanabiliyorlardı. Ne zaman ki barutta potasyum nitrat kullanılmaya başlandı, o zaman her iki tarafın da atış sayıları 21’e eşitlendi.
Gemilerden yapılan merasim top atışlarının şekilleri ve sayıları ilk olarak 1688 yılında İngiliz donanmasında düzenlendi ve en küçük rütbeli subaydan krala kadar herkesin karşılandığı bir top atışı sayısı tespit edildi. Ancak İngiltere’nin gemi ve subay sayısı o kadar çoktu ki gemilerden top atışı sesleri eksik olmuyor, bu arada çok ciddi miktarda barut havaya savrulup gidiyordu. 1730 yılında bu işe tekrar bir düzenleme getirildi ve gemilerin sadece kraliyet için 21 pare top atışı yapabilecekleri karara bağlandı.
On dokuzuncu yüzyılda diğer ülkeler de karşılıklı selamlama ve saygı ifadesi için 21 pare top atışı konusunda anlaşmaya vardılar. Kraliyetle idare edilen sömürgeci ülkelerin, kraliyet temsilcilerinin demokratik ülke idarecilerine göre daha fazla sayıda top ateşi ile selamlanmaları, top ateşine önce sömürgelerin başlamaları ve kraliyet için en az 101 pare top atışı istekleri reddedildi ve selamlamada karşılıklı eşitlik ilkesi kabul edildi. 21 pare top atışı ile selamlama geleneği sonradan misafir ülkenin bayrağına ve başkanına karşı bir saygı ifadesi olarak karadan yapılacak atışlar olarak genişledi.
Selamlama ve saygı amaçlı top atışlarında bahsi geçen sayılar hep 3, 7, 21, 101 gibi tek sayılardır. Bunun arkasında da antik çağlardan beri gelen tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu batıl inancı yatıyor. Eski zamanlarda limana giren bir gemiden çift sayıda top ateşi yapıldığında, gemi kaptanının veya önemli bir subayının öldüğü anlamına gelirmiş.
BAŞKALARININ AKLINDAN GEÇENLERİ OKUYABİLİR MİYİZ?
Bazı beyin hücreleri başkalarının aklından geçenleri okumamızı
sağlıyor. DNA’ların biyolojinin yapıtaşlarını oluşturması gibi bu ‘ayna’
hücreler de psikolojinin yapıtaşlarını oluşturuyor. Çocuk, annesi eline bir
oyuncak alıp yanına oturunca gülümser; çünkü bilir ki annesi onunla
oynayacaktır. Erkek, şiddetli bir tartışmadan sonra karısının araba
anahtarlarını alıp çıktığını görünce irkilir; çünkü karısının bu kez gerçekten
onu terkettiğini anlar. Hastabakıcı, serum takmak için yaşlı hastasının damarını
ararken rahat değildir, çünkü iğnenin, hastasının canını acıttığını
bilir.
Bütün bu insanlar, karşılarındakinin ne düşündüğünü nereden biliyorlar?
Onların duygu ve düşüncelerini nasıl okuyorlar?
Çocuk niçin annesinin evi terkedeceğini, erkek ise karısının onunla oyun oynayacağını düşünmez?
Başkalarının aklından geçenleri ‘’okumayı’’, herkeste bulunması gereken doğal bir yetenek olarak ele alırız. Ne var ki psikologlar, felsefeciler ve sinirbilimciler insanların, karşısındakilerin davranışlarından anlam çıkartma, duygularını okuma yeteneğinin altında henüz gizini koruyan bir yön bulunduğunu düşünüyor. Son günlerde İtalyan sinirbilimcilerinden oluşan bir ekip bu doğrultuda çok önemli bir adım attılar. Parma Üniversitesi’nden Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları, düşünceleri okuma bağlamında yürüttükleri çalışmalarda yepyeni bir sınıf nöron tespit ettiler. Bu nöronların harekete geçmesi için kişinin spesifik bir işi gerçekleştirmesi gerekiyor.
Nöronlar, başka bir yönleri ile daha ilgi çekiyor. Nöronlar bir başkası da aynı işi yaptığında faaliyete geçiyor. Bilim adamları bu son özelliklerinden dolayı bunlara ‘’ayna’’ adını verdi, çünkü nöronlar diğer insanların davranışlarını olduğu gibi yansıtıyor veya simüle ediyordu. Bugün pek çok sinirbilimci, aralarında insanların da olduğu gelişmiş primatlarda bu nöronların başkalarının niyetlerini anlama konusunda çok belirleyici bir rol oynadığını düşünüyor.
Gallese, ‘’Ayna nöronlar toplumsal yeteneklerimizi açıklayan mozaiğin çok önemli bir parçası olabilir’’diye konuşuyor. California Üniversitesi’nden Vilayanur Ramachandran, işi daha da ileri götürerek, ayna nöronların, insanın evrimine de ışık tuttuğuna inanıyor. Dil ve kültür konusu başta olmak üzere insan olmanın temelinde bu nöronların yattığını ileri süren Ramachandran şöyle konuşuyor: ‘’DNA’lar biyoloji için ne anlama geliyorsa ayna nöronlar da psikoloji için aynı anlama geliyor. Bunlar birleştirici bir çerçeve oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bugüne dek bilinmezliğini korumuş olan pek çok zihinsel yeteneği açıklamaya yarıyor.’’
Gallase ve ekibi, 1990’lı yılların başlarında, makak maymunlarının beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini kaydetmeye başladığında neye soyunmuş olduklarını bilmiyorlardı. Maymunların beyinlerinde, adına F5 dedikleri bölgedeki sinir hücrelerinin yaydığı sinyalleri izlemekle işe başladılar. F5, planlama ve hareketten sorumlu premotor korteks adı verilen geniş bölgenin bir kısmını oluşturur. Birkaç yıl önce aynı bilim adamları F5’deki nöronların, hayvanların belirli bir amaca yönelik davranışlarda bulundukları zaman tetiklendiğini keşfetmişlerdi. Bunlar genellikle, nesneleri tutup kaldırmak, ısırmak gibi el ve ağız yoluyla gerçekleştirilen davranışlardı.
F5 hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen bilim adamları, maymunlara kuru üzüm, elma dilimi, kâğıt ataşı, küp ve küre şeklinde nesneleri sundular. Çok geçmeden ilginç bir olaya tanık oldular. Deneyi yapan kişinin eliyle bir nesneyi tutup, kendisine yaklaştırmasını izleyen maymunun beyninde bir grup F5 nöronunun devreye girdiği görüldü. Fakat aynı maymun bir tepsinin içinde aynı nesneyi gördüğü zaman hiçbir değişiklik olmadı. Maymunun kendisi nesneyi tutup kaldırdığı zaman aynı nöronlar harekete geçti. Böylece anlaşıldı ki bu nöronların görevi spesifik bir nesneyi tanımak değil.
Tüm Nöronlar İşbaşında. Nöronlar, reaksiyon gösterdikleri konu üzerinde epey telaşlı bir görünüm sergiler. Deneyi yapanın eliyle kuru üzümü tepsiden alması üzerine harekete geçen nöronlar, deneyi yapanın bu üzümü parmağı ile açtığı çukura bırakması karşısında herhangi bir reaksiyon vermez. Aynı nöronlar deneyi yapanın eline bir elma dilimi almasıyla yine tetiklenir, ancak dilimi tepsiye bırakmasıyla hareket durur.
Ancak daha önemlisi, maymun işi kendisi yaptığı zaman tetiklenen nöron ile aynı işi yapan insanı izleyen maymunun beyninde tetiklenen nöronun aynı olması. Böylece beyindeki motor sisteminin yalnızca hareketleri kontrol etmediği, aynı zamanda başkalarının da hareketlerini okuduğu anlaşılmış oldu. 1998 yılında Gallase, Tucson Arizona’da ‘’Bilinç Bilimi” isimli bir konferansta ayna nöronlar konusunda bir konuşma yaptı.
Arizona Üniversitesi’nden felsefeci Alvin Goldman, bu konuşmayı ilgiyle izledi. Daha sonra Gallase’a yaklaşan Goldman, akıldan geçenleri okuyan hücreler konusunda görüş alışverişinde bulundu. Goldman Gallase’ın akıl-okuma konusunun felsefi boyutu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını gördü.
Akıl-okuma veya akıl teorisi, tüm sağlıklı insanların sahip olduğu bir yetenektir.
İnsanların en yetenekli olduğu konu özellikle, başkalarının spesifik zihinsel durumunu yansıtma doğrultusundadır. Bunlar, başkasını ağlarken görmek ve onun üzüntülü olduğunu anlamak gibi basit duygusal durumların yanı sıra, daha karmaşık zihinsel durumlar olabilir. Bir anne bebeğini kaybettiği zaman diğer annelerin boğazı düğümlenir. Bir arkadaşınızın eşi tarafından aldatıldığını duyduğunuz zaman üzüntüsünü ve öfkesini paylaşırsınız.
Şempanzeler gibi diğer primatların da diğerlerinin zihninden geçenleri okuyup okumadığı konusunda sert tartışmalar henüz sürüyor. İnsanlar söz konusu olduğunda, herkes, zihin okuma yeteneğinin hüküm sürmekte olduğunu bilir, ancak bunun nasıl olduğu konusunda çok az şey bilinir. Bir teoriye (bazıları teori teorisi olarak adlandırır) göre insanlar, başkalarının yaptıklarını nasıl yaptığı konusunda sağduyuya dayanan varsayımlar geliştirir. Fizikçilerin izlenebilir olayları açıklamakta yasa ve kurallardan yararlanması gibi, insanlar da başkalarının davranışlarını açıklamakta deneyimlerinden yararlanır.
Goldman gibi felsefecilerin savunduğu bir başka teori simül asyonu ön plana çıkartır. Simülasyon teorisi denen bu teoriye göre insanlar başkalarının aklından geçenleri anlamak için başkalarının düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına öykünür. Özetle kendilerini başkalarının yerine koyar. Ayna nöronlarının keşfi ile bu teori arasında çok büyük uyum vardır. Bu nöronların zihin okuma yeteneği ile yakından ilgili olup olmadığı konusunda kuşkular giderek güçlenirken, insanlarda ayna nöronlarının olup olmadığı sorusu daha fazla bilim adamının aklını kurcalamaya başladı.
Ancak bu konuyu aydınlığa kavuşturmak çok kolay değil, çünkü insanlar beyinlerine elektrotlar bağlanmasına pek sıcak bakmıyor. Bu bilim adına bile olsa. İtalya’da, Ferrara Üniversitesi’nden Luciano Fadiga, insanlarda da maymun beyinlerinde olduğu gibi böyle bir sistem olduğuna ilişkin bazı ipuçları elde eden ilk bilim adamı. Bunun için deneklerin elindeki spesifik kasların nasıl hareket ettiğini inceledi.
Deneyin sonunda beyinde bir ayna sisteminin bulunduğunu ortaya çıkarttı ancak bunun yeri hakkında herhangi bir bilgi elde edemedi.
Bunu bazı beyin görüntüleme çalışmaları izledi. Önce Los Angeles Güney California Üniversitesi’nden Scott Grafton, Rizzolatti ile birlikte beynin temporal sulkus ve broca bölgesinde hareketlilik olduğunu ortaya çıkarttı. Los Angeles Tıp Fakültesi’nden Marco Iacoboni de broca bölgesinin etkin olduğunu teyit etti. Broca bölgesinin keşfi beraberinde yeni soruları da getirdi. Önce maymunlardaki F5 bölgesi, insanlardaki broca bölgesine denk düşüyor.
Ancak F5 yalnızca el hareketlerine odaklıyken, broca bölgesi eskiden beri konuşma ile ilgili bir bölge olarak biliniyordu. Bu durumda ayna sistemi ile lisan arasında ne gibi bir bağlantı olduğu konusu gündeme geldi. Başka bir deyişle zihin okuma ve lisan arasındaki ilişki araştırılmaya başlandı. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının ‘’eylem’’ile ‘’haberleşme’’arasındaki açıklığı kapattığını ileri sürüyor.
Aktör ve izleyici arasındaki ilişki zaman içinde gelişerek mesaj alışverişine dönüşür. Tüm haberleşme şekillerinde mesajı alan ile veren arasında ortak bir anlaşma ortamı bulunmalıdır. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının bu görevi yerine getirdiğini ileri sürüyor.
Bilim adamları, maymunlardaki eylem tanıma ve eylem üretme merkezlerini birleştiren bölgenin, insanlardaki konuşma üretimi ile ilgili bölgeye denk gelmesinin bir rastlantı olmadığını söylüyor. Rizzolatti ve Arbib’e göre insanlarda konuşma yeteneğinin gelişmesi, broca bölgesinin maymunlardaki versiyonu olan F5 bölgesinin ayna mekanizması ile donatılması ile mümkün oldu.
Bu görüşe göre haberleşme ve bunun sonucunda konuşmanın gelişimi, başkalarının eylemlerini tanıma ve algılama yeteneğinin gelişmesine bağlı. Arbib, önce işaretlere dayalı kaba bir haberleşme şeklinin oluştuğuna, daha sonra bunun gelişerek konuşmaya dönüştüğüne inanıyor.
Ramachandran, ayna nöronlarının sanıldığından daha büyük işlevleri olduğuna dikkat çekiyor. Bilim adamına göre bu ilgi çekici sinir hücreleri lisan ve el hareketleri arasındaki yitik halkayı tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda insanlarda öğrenme, algılama, genel anlamda kültürün oluşumuna ışık tutuyor. İnsan beyni, tam boyutlarına 150.000 yıl önce erişmekle birlikte, alet kullanma, sanat ve matematik gibi konularda becerilerini 40.000 yıl önce elde etti. Ramachandran’a göre, bunların ortaya çıkmasındaki en büyük etmen, ayna sistemleri. Bu sistemler her şeyi açıklamakta yetersiz kalmakla birlikte, açıklamakta zorlandığımız pek çok konunun temelini oluşturuyor.
Bütün bu insanlar, karşılarındakinin ne düşündüğünü nereden biliyorlar?
Onların duygu ve düşüncelerini nasıl okuyorlar?
Çocuk niçin annesinin evi terkedeceğini, erkek ise karısının onunla oyun oynayacağını düşünmez?
Başkalarının aklından geçenleri ‘’okumayı’’, herkeste bulunması gereken doğal bir yetenek olarak ele alırız. Ne var ki psikologlar, felsefeciler ve sinirbilimciler insanların, karşısındakilerin davranışlarından anlam çıkartma, duygularını okuma yeteneğinin altında henüz gizini koruyan bir yön bulunduğunu düşünüyor. Son günlerde İtalyan sinirbilimcilerinden oluşan bir ekip bu doğrultuda çok önemli bir adım attılar. Parma Üniversitesi’nden Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları, düşünceleri okuma bağlamında yürüttükleri çalışmalarda yepyeni bir sınıf nöron tespit ettiler. Bu nöronların harekete geçmesi için kişinin spesifik bir işi gerçekleştirmesi gerekiyor.
Nöronlar, başka bir yönleri ile daha ilgi çekiyor. Nöronlar bir başkası da aynı işi yaptığında faaliyete geçiyor. Bilim adamları bu son özelliklerinden dolayı bunlara ‘’ayna’’ adını verdi, çünkü nöronlar diğer insanların davranışlarını olduğu gibi yansıtıyor veya simüle ediyordu. Bugün pek çok sinirbilimci, aralarında insanların da olduğu gelişmiş primatlarda bu nöronların başkalarının niyetlerini anlama konusunda çok belirleyici bir rol oynadığını düşünüyor.
Gallese, ‘’Ayna nöronlar toplumsal yeteneklerimizi açıklayan mozaiğin çok önemli bir parçası olabilir’’diye konuşuyor. California Üniversitesi’nden Vilayanur Ramachandran, işi daha da ileri götürerek, ayna nöronların, insanın evrimine de ışık tuttuğuna inanıyor. Dil ve kültür konusu başta olmak üzere insan olmanın temelinde bu nöronların yattığını ileri süren Ramachandran şöyle konuşuyor: ‘’DNA’lar biyoloji için ne anlama geliyorsa ayna nöronlar da psikoloji için aynı anlama geliyor. Bunlar birleştirici bir çerçeve oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda bugüne dek bilinmezliğini korumuş olan pek çok zihinsel yeteneği açıklamaya yarıyor.’’
Gallase ve ekibi, 1990’lı yılların başlarında, makak maymunlarının beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini kaydetmeye başladığında neye soyunmuş olduklarını bilmiyorlardı. Maymunların beyinlerinde, adına F5 dedikleri bölgedeki sinir hücrelerinin yaydığı sinyalleri izlemekle işe başladılar. F5, planlama ve hareketten sorumlu premotor korteks adı verilen geniş bölgenin bir kısmını oluşturur. Birkaç yıl önce aynı bilim adamları F5’deki nöronların, hayvanların belirli bir amaca yönelik davranışlarda bulundukları zaman tetiklendiğini keşfetmişlerdi. Bunlar genellikle, nesneleri tutup kaldırmak, ısırmak gibi el ve ağız yoluyla gerçekleştirilen davranışlardı.
F5 hakkında daha fazla bilgi toplamak isteyen bilim adamları, maymunlara kuru üzüm, elma dilimi, kâğıt ataşı, küp ve küre şeklinde nesneleri sundular. Çok geçmeden ilginç bir olaya tanık oldular. Deneyi yapan kişinin eliyle bir nesneyi tutup, kendisine yaklaştırmasını izleyen maymunun beyninde bir grup F5 nöronunun devreye girdiği görüldü. Fakat aynı maymun bir tepsinin içinde aynı nesneyi gördüğü zaman hiçbir değişiklik olmadı. Maymunun kendisi nesneyi tutup kaldırdığı zaman aynı nöronlar harekete geçti. Böylece anlaşıldı ki bu nöronların görevi spesifik bir nesneyi tanımak değil.
Tüm Nöronlar İşbaşında. Nöronlar, reaksiyon gösterdikleri konu üzerinde epey telaşlı bir görünüm sergiler. Deneyi yapanın eliyle kuru üzümü tepsiden alması üzerine harekete geçen nöronlar, deneyi yapanın bu üzümü parmağı ile açtığı çukura bırakması karşısında herhangi bir reaksiyon vermez. Aynı nöronlar deneyi yapanın eline bir elma dilimi almasıyla yine tetiklenir, ancak dilimi tepsiye bırakmasıyla hareket durur.
Ancak daha önemlisi, maymun işi kendisi yaptığı zaman tetiklenen nöron ile aynı işi yapan insanı izleyen maymunun beyninde tetiklenen nöronun aynı olması. Böylece beyindeki motor sisteminin yalnızca hareketleri kontrol etmediği, aynı zamanda başkalarının da hareketlerini okuduğu anlaşılmış oldu. 1998 yılında Gallase, Tucson Arizona’da ‘’Bilinç Bilimi” isimli bir konferansta ayna nöronlar konusunda bir konuşma yaptı.
Arizona Üniversitesi’nden felsefeci Alvin Goldman, bu konuşmayı ilgiyle izledi. Daha sonra Gallase’a yaklaşan Goldman, akıldan geçenleri okuyan hücreler konusunda görüş alışverişinde bulundu. Goldman Gallase’ın akıl-okuma konusunun felsefi boyutu hakkında fazla bilgi sahibi olmadığını gördü.
Akıl-okuma veya akıl teorisi, tüm sağlıklı insanların sahip olduğu bir yetenektir.
İnsanların en yetenekli olduğu konu özellikle, başkalarının spesifik zihinsel durumunu yansıtma doğrultusundadır. Bunlar, başkasını ağlarken görmek ve onun üzüntülü olduğunu anlamak gibi basit duygusal durumların yanı sıra, daha karmaşık zihinsel durumlar olabilir. Bir anne bebeğini kaybettiği zaman diğer annelerin boğazı düğümlenir. Bir arkadaşınızın eşi tarafından aldatıldığını duyduğunuz zaman üzüntüsünü ve öfkesini paylaşırsınız.
Şempanzeler gibi diğer primatların da diğerlerinin zihninden geçenleri okuyup okumadığı konusunda sert tartışmalar henüz sürüyor. İnsanlar söz konusu olduğunda, herkes, zihin okuma yeteneğinin hüküm sürmekte olduğunu bilir, ancak bunun nasıl olduğu konusunda çok az şey bilinir. Bir teoriye (bazıları teori teorisi olarak adlandırır) göre insanlar, başkalarının yaptıklarını nasıl yaptığı konusunda sağduyuya dayanan varsayımlar geliştirir. Fizikçilerin izlenebilir olayları açıklamakta yasa ve kurallardan yararlanması gibi, insanlar da başkalarının davranışlarını açıklamakta deneyimlerinden yararlanır.
Goldman gibi felsefecilerin savunduğu bir başka teori simül asyonu ön plana çıkartır. Simülasyon teorisi denen bu teoriye göre insanlar başkalarının aklından geçenleri anlamak için başkalarının düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına öykünür. Özetle kendilerini başkalarının yerine koyar. Ayna nöronlarının keşfi ile bu teori arasında çok büyük uyum vardır. Bu nöronların zihin okuma yeteneği ile yakından ilgili olup olmadığı konusunda kuşkular giderek güçlenirken, insanlarda ayna nöronlarının olup olmadığı sorusu daha fazla bilim adamının aklını kurcalamaya başladı.
Ancak bu konuyu aydınlığa kavuşturmak çok kolay değil, çünkü insanlar beyinlerine elektrotlar bağlanmasına pek sıcak bakmıyor. Bu bilim adına bile olsa. İtalya’da, Ferrara Üniversitesi’nden Luciano Fadiga, insanlarda da maymun beyinlerinde olduğu gibi böyle bir sistem olduğuna ilişkin bazı ipuçları elde eden ilk bilim adamı. Bunun için deneklerin elindeki spesifik kasların nasıl hareket ettiğini inceledi.
Deneyin sonunda beyinde bir ayna sisteminin bulunduğunu ortaya çıkarttı ancak bunun yeri hakkında herhangi bir bilgi elde edemedi.
Bunu bazı beyin görüntüleme çalışmaları izledi. Önce Los Angeles Güney California Üniversitesi’nden Scott Grafton, Rizzolatti ile birlikte beynin temporal sulkus ve broca bölgesinde hareketlilik olduğunu ortaya çıkarttı. Los Angeles Tıp Fakültesi’nden Marco Iacoboni de broca bölgesinin etkin olduğunu teyit etti. Broca bölgesinin keşfi beraberinde yeni soruları da getirdi. Önce maymunlardaki F5 bölgesi, insanlardaki broca bölgesine denk düşüyor.
Ancak F5 yalnızca el hareketlerine odaklıyken, broca bölgesi eskiden beri konuşma ile ilgili bir bölge olarak biliniyordu. Bu durumda ayna sistemi ile lisan arasında ne gibi bir bağlantı olduğu konusu gündeme geldi. Başka bir deyişle zihin okuma ve lisan arasındaki ilişki araştırılmaya başlandı. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının ‘’eylem’’ile ‘’haberleşme’’arasındaki açıklığı kapattığını ileri sürüyor.
Aktör ve izleyici arasındaki ilişki zaman içinde gelişerek mesaj alışverişine dönüşür. Tüm haberleşme şekillerinde mesajı alan ile veren arasında ortak bir anlaşma ortamı bulunmalıdır. Rizzolatti ve Arbib, ayna nöronlarının bu görevi yerine getirdiğini ileri sürüyor.
Bilim adamları, maymunlardaki eylem tanıma ve eylem üretme merkezlerini birleştiren bölgenin, insanlardaki konuşma üretimi ile ilgili bölgeye denk gelmesinin bir rastlantı olmadığını söylüyor. Rizzolatti ve Arbib’e göre insanlarda konuşma yeteneğinin gelişmesi, broca bölgesinin maymunlardaki versiyonu olan F5 bölgesinin ayna mekanizması ile donatılması ile mümkün oldu.
Bu görüşe göre haberleşme ve bunun sonucunda konuşmanın gelişimi, başkalarının eylemlerini tanıma ve algılama yeteneğinin gelişmesine bağlı. Arbib, önce işaretlere dayalı kaba bir haberleşme şeklinin oluştuğuna, daha sonra bunun gelişerek konuşmaya dönüştüğüne inanıyor.
Ramachandran, ayna nöronlarının sanıldığından daha büyük işlevleri olduğuna dikkat çekiyor. Bilim adamına göre bu ilgi çekici sinir hücreleri lisan ve el hareketleri arasındaki yitik halkayı tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda insanlarda öğrenme, algılama, genel anlamda kültürün oluşumuna ışık tutuyor. İnsan beyni, tam boyutlarına 150.000 yıl önce erişmekle birlikte, alet kullanma, sanat ve matematik gibi konularda becerilerini 40.000 yıl önce elde etti. Ramachandran’a göre, bunların ortaya çıkmasındaki en büyük etmen, ayna sistemleri. Bu sistemler her şeyi açıklamakta yetersiz kalmakla birlikte, açıklamakta zorlandığımız pek çok konunun temelini oluşturuyor.
1 GÜN NEDEN 24 SAATTİR?
Bu sorunun acayip bir cevabı yok. Çünkü gerçek cevabı kimse
bilmiyor. Bilinen, günü 24'e bölmenin çok ama çok eski bir gelenek
olduğu.
Tarihi kısmen de olsa yazılı kaynaklara dayanan iki uygarlık, eski Mısır ve Hint uygarlıklarında günün 12 ve gecenin 12'ye, yani bir tam günün 24'e bölündüğü biliniyor. Bunun sebebi hakkında bir sürü spekülasyon var, bu iki uygarlık onlu bir sayı sistemi yerine neden 12'li sistemi kullandı acaba?
Sebebi ne olursa olsun, tarihi gelenek bu ve aynı alışkanlığın Mısır ve Hint'ten diğer uygarlıklara da geçtiği, bilinen en eski güneş saatlerinin bile zamanı 12'lik dilimlerle ölçtüğü bir gerçek.
Bir tam günün 24 saat olmasına resmen karar verilen an ise Ekim 1884'te ABD'nin başkenti Washington DC'de yapılan 'Uluslararası Boylam Konferansı' olmuş. Bu konferansta hem Londra yakınlarında Greenwich'in 0 boylamı olmasına hem de dünyanın kendi etrafında attığı bir tam turun 24 saat olmasına karar verilmiş. Bu kararı resmen ilk uygulayan ülke ise 1886'dan itibaren İtalya olmuş.
Tarihi kısmen de olsa yazılı kaynaklara dayanan iki uygarlık, eski Mısır ve Hint uygarlıklarında günün 12 ve gecenin 12'ye, yani bir tam günün 24'e bölündüğü biliniyor. Bunun sebebi hakkında bir sürü spekülasyon var, bu iki uygarlık onlu bir sayı sistemi yerine neden 12'li sistemi kullandı acaba?
Sebebi ne olursa olsun, tarihi gelenek bu ve aynı alışkanlığın Mısır ve Hint'ten diğer uygarlıklara da geçtiği, bilinen en eski güneş saatlerinin bile zamanı 12'lik dilimlerle ölçtüğü bir gerçek.
Bir tam günün 24 saat olmasına resmen karar verilen an ise Ekim 1884'te ABD'nin başkenti Washington DC'de yapılan 'Uluslararası Boylam Konferansı' olmuş. Bu konferansta hem Londra yakınlarında Greenwich'in 0 boylamı olmasına hem de dünyanın kendi etrafında attığı bir tam turun 24 saat olmasına karar verilmiş. Bu kararı resmen ilk uygulayan ülke ise 1886'dan itibaren İtalya olmuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


