10 Ocak 2018 Çarşamba
Çögenler Helvacılık-1883
Çöğenler Helva, Rasif Efendi tarafından 1883 yılında kurulur. Türkiye’nin ilk tahin üreticisi olmanın yanında yıllardır hiç değişmeyen o ünlü tadını yüksek besleyici değeri olan özel yetiştirilmiş susamlardan almaktadır.
Komili-1878
Komili’nin öyküsü 1878 yılında, Midilli Adası’nda başladı. O yıllarda Ada, Osmanlı toprağıdır. Komi’li Hasan, Midilli Adası’nda sabun ve zeytinyağı üreterek geçimini sağlamaktadır. Aile, Lozan Antlaşmasından sonra mübadele gereği Ayvalık’a göç eder ve komili markasının öyküsü burada devam eder.
Marka kavramının daha söz konusu bile olmadığı bu yıllarda, Hassan Komili “kalitesiz ürünle alıcıyı bir kez, kendini ebediyen kandırırsın” diyerek yola çıkmış ve kuşaklar boyu sürecek Komili markasının tohumlarını atmıştır. Bir markanın zeytin ağacı gibi gerekli zamanlarda budanabilirlerse ölümsüz olacağı inanışıyla hep zamanın ilerisinde hareket edilmiş, markanın yenilikçi ve kaliteli duruşundan hiç vazgeçilmemiştir.
Marka kavramının daha söz konusu bile olmadığı bu yıllarda, Hassan Komili “kalitesiz ürünle alıcıyı bir kez, kendini ebediyen kandırırsın” diyerek yola çıkmış ve kuşaklar boyu sürecek Komili markasının tohumlarını atmıştır. Bir markanın zeytin ağacı gibi gerekli zamanlarda budanabilirlerse ölümsüz olacağı inanışıyla hep zamanın ilerisinde hareket edilmiş, markanın yenilikçi ve kaliteli duruşundan hiç vazgeçilmemiştir.
Sabuncakis-1874
Pera ya da Beyoğlu’ndaki ticaret âleminde 1874den bu güne yaşamış, halen de yaşamakta olan “SABUNCAKİS” ler Girit adası kökenlidirler. Ailenin temel direği olan İSTAVRO SABUNCAKİS Girit’te doğmuş ve sabun üretimi ile ilgili tahsilini tamamlayarak Girit’te bir sabun fabrikası açmıştı. Açtığı sabun fabrikası yerine oturmuş ve Sabuncakis markası ile ünlenirken Girit Adasında oluşan büyük baskı ve arka arkaya gelen ayaklanmalar İstavro Sabuncakis’i büyütmeye çalıştığı sabun fabrikaları için yeni bir yer aramaya zorlamıştı. Bu arada yaptığı araştırmalar sonucu Midilli Adasında yeni bir sabun fabrikası açmayı düşünmüştü.
Bu düşünceye bağlı olarak 1848 yılında, Midilliye göç etti. Tüm olanaklarını Midilli adasında kullanarak Sabuncakis adıyla yeni ve çok daha modern bir sabun fabrikasını üretime açtı.
İstavro Sabuncakis geçmiş yıllarda olanları düşünerek başka bir yerde değişik bir uğraşla uğraşmak ve yeni bir Pazar bulmak düşüncesiyle, oğlu İstirati Sabuncakise 500 Osmanlı altını vererek 1870 yılında İstanbul’da bulunan bir akrabasının yanına gönderdi, İstirati Sabuncakis’in İstanbul’a daha doğru bir deyimle Pera’ya geldiği 1870 yılı Pera’nın değişim yaşandığı bir dönemin başlangıcıydı. Çünkü 5 Haziran 1870 günü Pera’da çıkan büyük bir yangın burada çok büyük bir hasar yapmış 3000 kadar bina yanmıştı. 1870 yılında olan bu yangından sonra Pera’da yeni bir yapılanma başlamıştı, İstirati Sabuncakis böyle bir ortamda Pera’ya gelmiş ve yeni iş imkânları aramaya başlamıştı.
O dönem Pera, yeni kurulan 6. Belediye dairesi ve bu bölümde oturan Levantenlerin etkisiyle batı uygarlığının her kesiminden bir şeyler almaya çalışıyordu. Örneğin her türlü malın satılabildiği ve Avrupa’dan getirilmiş malların pazarlandığı yeni alışveriş yerlerinin açılması benimsenmişti. İstirati Sabuncakis yaptığı incelemeler sonunda Pera’da her konuda ve sahada işyerleri bulunmasına karşılık “Natürel Çiçek” satan yerleri olmadığını gördü, o dönem Pera’da yalnız iki natürel çiçek satan ve üreten firma vardı. Doulat ve Ortağının dükkânı ve Hiristo Topusun dükkânı bu çiçekçilerin çalışmalarını yakından inceleyen İstirati Sabuncakis önce bunlardan birinin yanında çalışarak çiçek yetiştirme ve satma tekniğini öğrenmeye çalıştı.
1874 yılında elindeki sermayesini kullanarak “Hamalbaşı Serkis Sokağı” bugünkü Eczacıbaşı Sokağı No:12 de ilk dükkânını açtı. Ancak sadece dükkân açmak yetmiyordu dükkânda pazarlamak için çiçekleri kendisinin üretmesi gerekiyordu. Bu nedenle o devirde tamamen boş arazi olan Tatavlada büyük bir arazi satın alarak çiçek bahçelerini ve seralarını kurdu. İstirati Sabuncakis’in babası İstavro Sabuncakis oğlunun bu girişimlerini çok olumlu bularak kendiside Midillideki işlerini bozmayarak 1890 yılında İstanbul’a geldi. Bu arada İstirati Sabuncakis işlerini ilerletmiş ve Avrupa Pasajı içinde 3-5 numarada çok büyük bir şube açmıştı. İstirati Sabuncakis’in 11 çocuğu olmuştu, bu çocuklar arasında çiçekçilik işlerini geliştirenler Yorgi Sabuncakis ve Konstantin Sabuncakis’tir.
1900 yılına gelmeden önce Pera üzerindeki “366”, yeni “304” numaralı dükkânı aldılar ve dükkânı büyütmek için Lorando Çıkmazının başındaki dükkânları da kiraladılar ve İstanbul’da işyeri seraları en büyük kuruluş oldular.
Erden Gıda Sanayi-1878
Eskişehir’de faaliyet gösteren ve diabetik ürünlerde Türkiye pazarında etkin bir konuma gelen ERDEN ŞEKERLEME’nin geçmişi bir asır öncesine dayanıyor.
Geçmişi yaklaşık bir asır önceye uzanan ERDEN ŞEKERLEME’nin kuruluşu 1878 yılındaki Rus - Osmanlı Savaşı’na dayanıyor. Savaş sonrası Bulgaristan’dan göç ederek, Eskişehir’e gelen Erden Ailesi, orada yaptıkları şeker işini Eskişehir’de de sürdürüyor.
Şekercizade Mahir ve Kamil kardeşler ismiyle şekerleme ve lokum işinde isim yapıyorlar. Şekercizade Kamil Efendi, şeker imalatını sürdürürken, kentin iş dünyasında etkin bir isim olarak yerini alıyor.
Erden Şekerleme’nin doğuşunda başrolü oynayan Kamil Erden’den yönetimi alan oğulları, Türkiye’de şekerleme sektörünün ilk fabrikalarından birini kuruyor.
Erden Şekerleme, ağırlıklı olarak şekerleme, çikolata, reçel, draje, lokum, diet ve diabetik ürünler üretimini gerçekleştiriyor.
Bu düşünceye bağlı olarak 1848 yılında, Midilliye göç etti. Tüm olanaklarını Midilli adasında kullanarak Sabuncakis adıyla yeni ve çok daha modern bir sabun fabrikasını üretime açtı.
İstavro Sabuncakis geçmiş yıllarda olanları düşünerek başka bir yerde değişik bir uğraşla uğraşmak ve yeni bir Pazar bulmak düşüncesiyle, oğlu İstirati Sabuncakise 500 Osmanlı altını vererek 1870 yılında İstanbul’da bulunan bir akrabasının yanına gönderdi, İstirati Sabuncakis’in İstanbul’a daha doğru bir deyimle Pera’ya geldiği 1870 yılı Pera’nın değişim yaşandığı bir dönemin başlangıcıydı. Çünkü 5 Haziran 1870 günü Pera’da çıkan büyük bir yangın burada çok büyük bir hasar yapmış 3000 kadar bina yanmıştı. 1870 yılında olan bu yangından sonra Pera’da yeni bir yapılanma başlamıştı, İstirati Sabuncakis böyle bir ortamda Pera’ya gelmiş ve yeni iş imkânları aramaya başlamıştı.
O dönem Pera, yeni kurulan 6. Belediye dairesi ve bu bölümde oturan Levantenlerin etkisiyle batı uygarlığının her kesiminden bir şeyler almaya çalışıyordu. Örneğin her türlü malın satılabildiği ve Avrupa’dan getirilmiş malların pazarlandığı yeni alışveriş yerlerinin açılması benimsenmişti. İstirati Sabuncakis yaptığı incelemeler sonunda Pera’da her konuda ve sahada işyerleri bulunmasına karşılık “Natürel Çiçek” satan yerleri olmadığını gördü, o dönem Pera’da yalnız iki natürel çiçek satan ve üreten firma vardı. Doulat ve Ortağının dükkânı ve Hiristo Topusun dükkânı bu çiçekçilerin çalışmalarını yakından inceleyen İstirati Sabuncakis önce bunlardan birinin yanında çalışarak çiçek yetiştirme ve satma tekniğini öğrenmeye çalıştı.
1874 yılında elindeki sermayesini kullanarak “Hamalbaşı Serkis Sokağı” bugünkü Eczacıbaşı Sokağı No:12 de ilk dükkânını açtı. Ancak sadece dükkân açmak yetmiyordu dükkânda pazarlamak için çiçekleri kendisinin üretmesi gerekiyordu. Bu nedenle o devirde tamamen boş arazi olan Tatavlada büyük bir arazi satın alarak çiçek bahçelerini ve seralarını kurdu. İstirati Sabuncakis’in babası İstavro Sabuncakis oğlunun bu girişimlerini çok olumlu bularak kendiside Midillideki işlerini bozmayarak 1890 yılında İstanbul’a geldi. Bu arada İstirati Sabuncakis işlerini ilerletmiş ve Avrupa Pasajı içinde 3-5 numarada çok büyük bir şube açmıştı. İstirati Sabuncakis’in 11 çocuğu olmuştu, bu çocuklar arasında çiçekçilik işlerini geliştirenler Yorgi Sabuncakis ve Konstantin Sabuncakis’tir.
1900 yılına gelmeden önce Pera üzerindeki “366”, yeni “304” numaralı dükkânı aldılar ve dükkânı büyütmek için Lorando Çıkmazının başındaki dükkânları da kiraladılar ve İstanbul’da işyeri seraları en büyük kuruluş oldular.
Erden Gıda Sanayi-1878
Eskişehir’de faaliyet gösteren ve diabetik ürünlerde Türkiye pazarında etkin bir konuma gelen ERDEN ŞEKERLEME’nin geçmişi bir asır öncesine dayanıyor.
Geçmişi yaklaşık bir asır önceye uzanan ERDEN ŞEKERLEME’nin kuruluşu 1878 yılındaki Rus - Osmanlı Savaşı’na dayanıyor. Savaş sonrası Bulgaristan’dan göç ederek, Eskişehir’e gelen Erden Ailesi, orada yaptıkları şeker işini Eskişehir’de de sürdürüyor.
Şekercizade Mahir ve Kamil kardeşler ismiyle şekerleme ve lokum işinde isim yapıyorlar. Şekercizade Kamil Efendi, şeker imalatını sürdürürken, kentin iş dünyasında etkin bir isim olarak yerini alıyor.
Erden Şekerleme’nin doğuşunda başrolü oynayan Kamil Erden’den yönetimi alan oğulları, Türkiye’de şekerleme sektörünün ilk fabrikalarından birini kuruyor.
Erden Şekerleme, ağırlıklı olarak şekerleme, çikolata, reçel, draje, lokum, diet ve diabetik ürünler üretimini gerçekleştiriyor.
Kuru Kahveci Mehmet Efendi-1871
19. yüzyıl sonlarına kadar Türk Kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi’nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkânın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü.
1857’de İstanbul Fatih’te doğan Mehmet Efendi, Süleymaniye Medresesi’nde eğitim gördükten sonra babasının dükkânında çalışmaya başladı. 1871 yılında işin başına geçen Mehmet Efendi, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek müşterilerine hazır olarak satmaya başladı. Böylece İstanbul Tahmis Sokakta taze kavrulmuş, mis gibi kahvenin kokusu da çevreye yayıldı. Kahveyi öğüterek ilk kez hazır olarak kahve severlere sunan Mehmet Efendi, bu yenilik ve müşterilerine sağladığı kolaylıkla kısa sürede tanınarak “Kurukahveci Mehmet Efendi” diye anılmaya başlandı.
1931 yılında vefat eden Mehmet Efendi’nin ardından oğulları Hasan Selahattin, Hulusi ve Ahmet Rıza Beyler baba mesleğini sürdürdüler.
Aile 1934 yılında “Kurukahveci” soyadını aldı. Mehmet Efendi’nin vefatından sonra ailenin en büyüğü Hasan Selahattin (1897-1944) yurtdışının önemini kavrayarak uluslararası etkinliklere katılmaya karar verdi. Böylece Türk Kahvesini yurtiçine olduğu kadar yurtdışına da pazarlayarak tanıtmaya başladı.
1857’de İstanbul Fatih’te doğan Mehmet Efendi, Süleymaniye Medresesi’nde eğitim gördükten sonra babasının dükkânında çalışmaya başladı. 1871 yılında işin başına geçen Mehmet Efendi, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek müşterilerine hazır olarak satmaya başladı. Böylece İstanbul Tahmis Sokakta taze kavrulmuş, mis gibi kahvenin kokusu da çevreye yayıldı. Kahveyi öğüterek ilk kez hazır olarak kahve severlere sunan Mehmet Efendi, bu yenilik ve müşterilerine sağladığı kolaylıkla kısa sürede tanınarak “Kurukahveci Mehmet Efendi” diye anılmaya başlandı.
1931 yılında vefat eden Mehmet Efendi’nin ardından oğulları Hasan Selahattin, Hulusi ve Ahmet Rıza Beyler baba mesleğini sürdürdüler.
Aile 1934 yılında “Kurukahveci” soyadını aldı. Mehmet Efendi’nin vefatından sonra ailenin en büyüğü Hasan Selahattin (1897-1944) yurtdışının önemini kavrayarak uluslararası etkinliklere katılmaya karar verdi. Böylece Türk Kahvesini yurtiçine olduğu kadar yurtdışına da pazarlayarak tanıtmaya başladı.
Karaköy Güllüoğlu-1871
Güllü ailesi, 1800’lü yıllardan beri baklavacılık yapıyor. Aileden baklavacılığa ilk başlayanın Gaziantep’te “Güllü Çelebi” diye anılan Hacı Mehmed Güllü olduğu biliniyor. Bu lâkap, aile bireylerinin yüzünde çıkan şark çıbanlarının iyileşirken güle benzer bir şekil almasından dolayı verilmiş, daha sonra aile ismi olmuş.
Gaziantep’te revaçta olan tatlıcılık mesleğine giren Güllü Çelebi, meslekte ilerleyebilmek için, tatlıcılıkta en ileri olan Halep ve Şam’a gitmiş; oralarda altı ay kadar kalıp baklavacılığın inceliklerini öğrenmiş; Gaziantep’e dönünce bir baklava tezgâhı kurmuş. Güllü Çelebi’nin vefatından sonra oğlu Hacı Mahmud Güllü baba mesleğini sürdürmüş ve oklava ile tek tek açılan ince yufkadan baklava yapımını başlatmış. Hacı Mahmud Güllü’nün dört oğlu da baklavacı olarak yetişince, Güllü ailesinde baklavacılık bir gelenek halini almış.
1930’larda tahta kutular içinde civar illere gönderilen kuru baklavalar, Güllü ailesinin ününü Gaziantep dışına yaymış. Baklavaların rağbet görmesinden cesaret alan Hacı Mahmud Güllü’nün torunu Mustafa Güllü, baklavacılığı İstanbul’a taşımaya karar vermiş. 1949 yılında Karaköy’de açılan İstanbul’un ilk baklavacı dükkânı, aynı zamanda Gaziantep dışındaki ilk fırınlı baklavacı dükkânıdır.
Gaziantep’te revaçta olan tatlıcılık mesleğine giren Güllü Çelebi, meslekte ilerleyebilmek için, tatlıcılıkta en ileri olan Halep ve Şam’a gitmiş; oralarda altı ay kadar kalıp baklavacılığın inceliklerini öğrenmiş; Gaziantep’e dönünce bir baklava tezgâhı kurmuş. Güllü Çelebi’nin vefatından sonra oğlu Hacı Mahmud Güllü baba mesleğini sürdürmüş ve oklava ile tek tek açılan ince yufkadan baklava yapımını başlatmış. Hacı Mahmud Güllü’nün dört oğlu da baklavacı olarak yetişince, Güllü ailesinde baklavacılık bir gelenek halini almış.
1930’larda tahta kutular içinde civar illere gönderilen kuru baklavalar, Güllü ailesinin ününü Gaziantep dışına yaymış. Baklavaların rağbet görmesinden cesaret alan Hacı Mahmud Güllü’nün torunu Mustafa Güllü, baklavacılığı İstanbul’a taşımaya karar vermiş. 1949 yılında Karaköy’de açılan İstanbul’un ilk baklavacı dükkânı, aynı zamanda Gaziantep dışındaki ilk fırınlı baklavacı dükkânıdır.
Vefa Bozacısı – 1870
1870 yılında Arnavutluk’tan İstanbul’a gelip yerleşen dedemiz Hacı Sadık Bey, o yıllarda bozanın sulu kıvamlı ve ekşi lezzetli biçimde 200 kadar Ermeni vatandaş tarafından yapılıp satıldığını görmüştür. Zamanın saraylı ve aristokrat ailelerinin ve bürokratlarının oturduğu Vefa’ya yerleşen Hacı Sadık Bey, bu günkü haliyle sevilen koyu kıvamlı ve hafif ekşi lezzetli Vefa Bozası’nı imal etmiş ve 1876 yılı Eylül ayında Vefa Bozacısı adı ile bozacılığı hem bir meslek hem de bir marka haline getirmiştir.
Hacı Sadık Bey, saray ve çevresinde de rağbet gören bu özel Türk içeceğini oluşturduğu yeni kıvam ve lezzeti koruyabilmek için yıllarca bizzat kendisi imal etmiştir. Daha sonra oğlu İsmail Hakkı Vefa’yı yanına alarak Vefa Bozasının yapımına uyumunu sağladı. Bir yandan Edebiyat Fakültesinde okuyan İsmail Hakkı Vefa, bir yandan da Haliç Tersanesinde makine işleri yapan bir akrabasıyla işbirliği yaparak bozanın makine ile üretimini başarmış ve diğer iş kolu olan üzüm sirkesinin üretimini de arttırmıştır.
Halen, Tarihi Vefa Bozacısı dükkânında Ekim ayından Nisan ayına kadar Boza, Nisan ayından Ekim ayına kadar da kuru üzüm şırası, dondurma ve limonata satışı yapmaya devam etmektedir.
Vefa Bozacısı, bütün aile fertlerinin özveri ile çalışması sonucu bugünlere getirilen ata içeceği Boza geleneğini devam ettirirken, diğer iş kolu olan sirke üretimine, Balzamik Sirke, Nar Ekşisi ve Limon Sosu ürünlerini de ekleyerek faaliyetlerine devam etmektedir.
Dördüncü nesil olarak, sirke üretiminde büyük atılım yapan Vefa Bozacısı A.Ş. Çorlu’da dünyanın en ileri teknolojilerini kullanarak modern bir tesis kurmuştur.
Vefa Bozacısı, çağdaş teknoloji ile müşterilerine en iyi, kaliteli ve yüzyıllık güvene dayalı hizmet vermenin gururunu taşıyan bir firma olarak en kısa zamanda bozayı dünya piyasalarına sunmak üzere çalışmalarını devam ettirmektedir.
130 yıllık başarılarla dolu geçmişinin onurunu taşıyan Vefa Bozacısı 2000’li yıllarda da atılımlarını sürdürmekte ve halkımızın damak zevkini karşılamaya devam etmektedir.
Hacı Sadık Bey, saray ve çevresinde de rağbet gören bu özel Türk içeceğini oluşturduğu yeni kıvam ve lezzeti koruyabilmek için yıllarca bizzat kendisi imal etmiştir. Daha sonra oğlu İsmail Hakkı Vefa’yı yanına alarak Vefa Bozasının yapımına uyumunu sağladı. Bir yandan Edebiyat Fakültesinde okuyan İsmail Hakkı Vefa, bir yandan da Haliç Tersanesinde makine işleri yapan bir akrabasıyla işbirliği yaparak bozanın makine ile üretimini başarmış ve diğer iş kolu olan üzüm sirkesinin üretimini de arttırmıştır.
Halen, Tarihi Vefa Bozacısı dükkânında Ekim ayından Nisan ayına kadar Boza, Nisan ayından Ekim ayına kadar da kuru üzüm şırası, dondurma ve limonata satışı yapmaya devam etmektedir.
Vefa Bozacısı, bütün aile fertlerinin özveri ile çalışması sonucu bugünlere getirilen ata içeceği Boza geleneğini devam ettirirken, diğer iş kolu olan sirke üretimine, Balzamik Sirke, Nar Ekşisi ve Limon Sosu ürünlerini de ekleyerek faaliyetlerine devam etmektedir.
Dördüncü nesil olarak, sirke üretiminde büyük atılım yapan Vefa Bozacısı A.Ş. Çorlu’da dünyanın en ileri teknolojilerini kullanarak modern bir tesis kurmuştur.
Vefa Bozacısı, çağdaş teknoloji ile müşterilerine en iyi, kaliteli ve yüzyıllık güvene dayalı hizmet vermenin gururunu taşıyan bir firma olarak en kısa zamanda bozayı dünya piyasalarına sunmak üzere çalışmalarını devam ettirmektedir.
130 yıllık başarılarla dolu geçmişinin onurunu taşıyan Vefa Bozacısı 2000’li yıllarda da atılımlarını sürdürmekte ve halkımızın damak zevkini karşılamaya devam etmektedir.
Hafız Mustafa-1864
Hafız Mustafa, Osmanlı Devleti döneminde Sultan Abdülaziz’in saltanatının ilk yıllarında günümüzde Bahçekapı-Eminönü’nde Hamidiye caddesi olarak bilinen caddenin 86 numaralı dükkânında Çankırı’nın Orta Beldesi’nden İstanbul’a sarraflık yapmaya gelen İsmail Hakkı Zade tarafından 1864 yılında kurulur. İsmail Hakkı Zade dükkânın bodrum katında dibek taşıyla akide şekeri yapmaya başlar. İsmail Hakkı Zade dükkânı işletirken oğlu Hafız Mustafa dükkânın yakın çevresinde bulunan Arpacılar Cami’inde gönüllü olarak müezzinlik yapar; aynı zamanda babasının dükkânında tatlıcılık ve şekercilikle ilgilenir. Hafız Mustafa’nın ilk poğaçayı bulan ve imal eden kişi olduğu bilinir. Dükkânda şekerlemelerin yanında hamur işi poğaçayı müşterilerine sunarak alternatif müşteri kazanır. Bu konuda kendini geliştirerek babasından işi devralır ve 1926-1938 yılları arasında şekercilik ve tatlıcılık alanında Avrupa’da on bir adet madalya kazanır.
Ziraat Bankası-1863
Osmanlı Devleti’nin kurduğu ilk bankadır. Ahmet Şefik Mithat Paşa (Mithat Paşa) 1863 yılında Pirot Kasabası’nda kurduğu ilk Memleket Sandığını oluştururken Türk gelenekleri arasınmda zaten var olan ve karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan imece geleneğinden esinlenmiştir.
İskender Mehmetoğlu-1860
150 yılı aşkın bir süredir Bursa’dan tüm dünyaya yayılan İskender Kebabı’nı günümüzde dünyaya bir marka olarak tanıtan ailenin lezzet serüveni 1850 yılında başlar. Mehmet oğlu İskender Efendi, babası Mehmet Beye ait Kayhan Çarşısı’ndaki lokanta ile işe başlar.Lokantada o dönemlerde yaygın olan kuzu çevirme ve tandırcılık işi yapılıyordu. 1860 yılında İskender Efendi (1848-1934) babasının desteğiyle işi geliştirmeye başlar. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, yüzlerce yıldır yerdeki ateşe paralel pişirilen kuzuyu, kemik ve sinirlerinden arındırarak dik mangalda ayağa kaldırarak pişirmeyi babasına önerir.
Babasının da onayını aldıktan sonra, kemik ve sinirleri ayrılmış vaziyetteki eti, dikey maden çubuk üzerine yerleştirir. Bunu ateşin karşısında kendi ekseni etrafında döndürerek pişirir. Etin pişmesinden sonra bıçakla ince ince keserek müşterilerine sunmaya başlar. Zaman içinde kebap kendi ekseni etrafında döndüğünden “İskender’in dönen kebabı” olarak Bursa’da anılma başlar. Böylece İskender Efendi, yeni bir kebap icat etmiştir. Kayhan Çarşısı’nda 20 metrekarelik dükkânda başlayan lezzet serüveni, ilk şubesini günümüzde halen servis sunulan Atatürk Caddesi üzerindeki dükkânda açar. Ve zamanla “döner kebap”, “İskender kebap”olarak Bursa’dan Türkiye’ye yayılır. Günümüzde “Kebapçı İskender” markasıyla Türkiye’den dünyaya yayılan bu lezzet, İskender Efendi’nin torunu Yavuz İskenderoğlu tarafından temsil ediliyor.
Babasının da onayını aldıktan sonra, kemik ve sinirleri ayrılmış vaziyetteki eti, dikey maden çubuk üzerine yerleştirir. Bunu ateşin karşısında kendi ekseni etrafında döndürerek pişirir. Etin pişmesinden sonra bıçakla ince ince keserek müşterilerine sunmaya başlar. Zaman içinde kebap kendi ekseni etrafında döndüğünden “İskender’in dönen kebabı” olarak Bursa’da anılma başlar. Böylece İskender Efendi, yeni bir kebap icat etmiştir. Kayhan Çarşısı’nda 20 metrekarelik dükkânda başlayan lezzet serüveni, ilk şubesini günümüzde halen servis sunulan Atatürk Caddesi üzerindeki dükkânda açar. Ve zamanla “döner kebap”, “İskender kebap”olarak Bursa’dan Türkiye’ye yayılır. Günümüzde “Kebapçı İskender” markasıyla Türkiye’den dünyaya yayılan bu lezzet, İskender Efendi’nin torunu Yavuz İskenderoğlu tarafından temsil ediliyor.
Hacı Bekir Lokumları-1777
Osmanlı ve Türk şekercilik zanaatında ünlenmiş Hacı Bekir ismi, şekercilik ekolü ve sembolü olarak günümüze kadar devam ederek gelmiştir.
Kastamonu’nun Araç ilçesinden İstanbul’a gelerek 1777 yılında Bahçekapı’da açtığı küçük şekerci dükkânında, lokum, akide vb. şekerlemeleri bizzat imal edip satmaya başladı. Önceleri “Araçlı Şekerci”, Hacca gittikten sonra da “Hacı Bekir” adıyla anıldı. Bekir Efendi’nin açtığı ilk dükkân, günümüzde Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercilik A.Ş.’nin Bahçekapı’daki satış yeri olup, İstanbul’da iki asırdan bu yana aynı hizmeti gören yegâne dükkândır. Dünyada bile emsaline zor rastlanan bu özellik İstanbul ve hatta ülkemiz için ayrıca zikre değer. Türkiye’de 16. yy.da başlayan şekerleme imalatında tatlandırıcı olarak bal, pekmez, su bağlayıcı, doku yapıcı olarak da un kullanılmakta idi. 18. yy sonlarında Avrupa’da kurulan rafinelerde üretilen şekerin, o günlerin ismiyle “Kelle Şekeri” olarak Türkiye’ye gelmesiyle, şekerci Hacı Bekir, bu şekeri havanlarda dövüp eriterek, gül, tarçın vb. tabii aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri imalatını geliştirmiştir. Ayrıca 1811’de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak, şeker ve nişasta terkibi ile bugünkü nefasetteki lokum imalatını gerçekleştirmiştir.
Bahçekapı, Eminönü, İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Sirkeci Garı ile Galata Köprüsü ayağı ile bağlantı yeri olarak Sultanhamam, Mısır Çarşısı, balık pazarı, Tahtakale gibi ticari hayatın damarları ve bürokrasisinin beyni Bab-ı Ali’nin (sadrazamlık) hemen dibinden çok eskilerden beri İstanbul’un önemli bir ticaret semtidir.
Bahçekapı’da Şekerci Bekir Efendi’nin (Şekerci Hacı Bekir) 1777’de bir göz olarak açtığı ve arka bölmesinde bulunan ocakta imalat yaptığı şekerci dükkanı zamanla büyütülerek 33 m²’lik ilk bölümü ve bilahare yanındaki aktariye dükkanının eklenmesi ile günümüzdeki 88 m²’lik dükkan haline gelmiştir.
1777’den bu yana Hacı Bekir ailesince beş nesildir şekerci dükkanı olarak kullanılmaktadır.
Kastamonu’nun Araç ilçesinden İstanbul’a gelerek 1777 yılında Bahçekapı’da açtığı küçük şekerci dükkânında, lokum, akide vb. şekerlemeleri bizzat imal edip satmaya başladı. Önceleri “Araçlı Şekerci”, Hacca gittikten sonra da “Hacı Bekir” adıyla anıldı. Bekir Efendi’nin açtığı ilk dükkân, günümüzde Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercilik A.Ş.’nin Bahçekapı’daki satış yeri olup, İstanbul’da iki asırdan bu yana aynı hizmeti gören yegâne dükkândır. Dünyada bile emsaline zor rastlanan bu özellik İstanbul ve hatta ülkemiz için ayrıca zikre değer. Türkiye’de 16. yy.da başlayan şekerleme imalatında tatlandırıcı olarak bal, pekmez, su bağlayıcı, doku yapıcı olarak da un kullanılmakta idi. 18. yy sonlarında Avrupa’da kurulan rafinelerde üretilen şekerin, o günlerin ismiyle “Kelle Şekeri” olarak Türkiye’ye gelmesiyle, şekerci Hacı Bekir, bu şekeri havanlarda dövüp eriterek, gül, tarçın vb. tabii aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri imalatını geliştirmiştir. Ayrıca 1811’de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak, şeker ve nişasta terkibi ile bugünkü nefasetteki lokum imalatını gerçekleştirmiştir.
Bahçekapı, Eminönü, İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Sirkeci Garı ile Galata Köprüsü ayağı ile bağlantı yeri olarak Sultanhamam, Mısır Çarşısı, balık pazarı, Tahtakale gibi ticari hayatın damarları ve bürokrasisinin beyni Bab-ı Ali’nin (sadrazamlık) hemen dibinden çok eskilerden beri İstanbul’un önemli bir ticaret semtidir.
Bahçekapı’da Şekerci Bekir Efendi’nin (Şekerci Hacı Bekir) 1777’de bir göz olarak açtığı ve arka bölmesinde bulunan ocakta imalat yaptığı şekerci dükkanı zamanla büyütülerek 33 m²’lik ilk bölümü ve bilahare yanındaki aktariye dükkanının eklenmesi ile günümüzdeki 88 m²’lik dükkan haline gelmiştir.
1777’den bu yana Hacı Bekir ailesince beş nesildir şekerci dükkanı olarak kullanılmaktadır.
31 Aralık 2017 Pazar
Aliya İzzet Begoviç
Aliya İzzet BEGOVİÇ
“Bizler insan olmaya ve insan kalmaya
çalıştık ve başarılı olduk.”
Bosna Hersek’in Bilge Kralı Aliya İzzet Begoviç… Azim ve kararlılığın sembolü efsanevî lider... Çile ve mücadeleyle geçmiş hayatı boyunca, büyük trajedilere sebep olan olaylar karşısında bir insanın nasıl böyle soğukkanlı kalabildiğine hayret ediyorsunuz...
Bir mütefekkir olarak, acıyı tatmış halkına yaşama sevinci aşılarken, cephede askerlerini yüreklendirirken, parti kongresinde arkadaşlarıyla sohbet ederken yaptığı konuşmalar; olaylara bakışı; gelişmeleri değerlendirme ve yorumlama tarzıyla daima ufuk açıcı...
Kıt imkânlarla mücadele etmeye çalışan halkına ve askerlerine moral verme gayreti, konuşmalarının özünü teşkil ediyor. Onun insanlara güven telkin eden bu yönünü oğlu Bağır Begoviç şu şekilde ifade ediyor: “Maddî ve manevî sıkıntılarımız oldu. En bunalımlı zamanlarda babamı ziyaret ettiğimde öyle şeyler söylerdi ki eve yüzüm gülerek ve büyük bir moralle dönerdim.”
Aliya’nın Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) 25 Mart 1994’teki kongresinde yaptığı konuşma, ruh dünyasının inceliklerini gözler önüne seriyor... Aliya, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan korkunç karmaşayı, Sırp Çetniklerin ve Hırvat Ustaşaların giriştiği soykırımı anlattığı konuşmasında SDA’nın önemine değiniyor. SDA’nın Yugoslavya Müslümanlarının uyanışında oynadığı tarihî rolü anlatıyor. AB, BM gibi uluslararası kuruluşlar ile yaptığı temaslardan sonra vardığı sonuç; Batı’nın sözüne güvenilmeyeceği...
Boşnak halkına reva görülen zulmün asla unutulmamasını istiyor Aliya İzzet. Sanırız bu konuşması, bu önemli isteğini ifade etmek için yeterli...
“Sevgili Kardeşlerim,
Bayanlar ve Baylar,
Sevgili Dostlar, Değerli Konuklar,
Başkanın sahneyi öncelikle konuklara terk etmesi gerektiğini düşünmüştüm. Ancak diğer konuşmacıları ve yapmaları muhtemel bazı eleştirileri dinlemek istememe rağmen, konuşmak üzere davet edilmem sebebiyle konuşacağım…
Bir şeyler söylemeden önce duvarlardaki resimlerimin oralara benim onayım olmaksızın asıldığını zikretmek istiyorum ve verilecek ilk arada, duvarlardan kaldırılmalarını rica ediyorum. Bu bir sahte tevazu sorunu değil. Basitçe söylemek gerekirse, bu bizim âdetimiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir.
Evet, bugünlerde ya da daha kesin bir tarih vermek gerekirse, yarından sonraki gün; 40 entelektüelin, 40 yıllık tek parti sisteminden sonra hayata geçen ilk siyasî partiyi kurduklarını kamuoyuna açıklayışlarının dördüncü yıldönümü yaşanacak. Bu açıklama bu binada 27 Mart 1990’da yapıldı. Bunun üzerinden dört uzun yıl geçti…
Pek çok olay oldu ve yalnızca Bosna-Hersek’te değil, tüm dünya çapında yaşanan olaylarda bir yoğunluk duygusu hakim. Özellikle, Bosna-Hersek’te... Burada yaşananlar çok sarsıcıydı. Eski Yugoslavya’nın ortadan kalkışı ile birlikte, bir başka büyük olay gerçekleşti. Sovyetler Birliği dağıldı. Bu eski Yugoslavya’nın ortadan kalkışından daha sessiz oldu. Bunlar, başlıca iki etki, ya da aslını söylemek gerekirse yıkıcı bir gücün yarattığı iki politik depremdi. Bu olayların merkezinde ise bu ülke, yani Bosna-Hersek vardı.
….Halkımızla birlikte, çok zor, fazlasıyla zor bir döneme giriyoruz. Ancak sizin de gördüğünüz gibi tahammül ediyoruz. Bu, bizim neslimize kısmet oldu. Çünkü insanlar doğum yerlerini ve zamanlarını tayin edemezler. Bizler bu sorumluluğu taşımak üzere doğduk ve onu taşımaya devam edeceğiz. Kimi pes etti, kimi tahammül etti, kimi şerefiyle öldü ve kimi de sorumluluğu taşımaya devam etti.
Bu sorumluluğu en sonuna kadar taşıyanlardan olmamızı umuyor ve arzuluyorum. Bu sıkıntılı ve dikenli yolun yarısından fazlasını ardımızda bıraktığımıza inanmak istiyorum. Tünelin sonunda, uzakta bir ışık görünüyor. Bunun böyle olduğu yolunda yaygın bir inanış var. Bu toplantıyı iki ya da üç ay önce gerçekleştirmiş olsaydık, inanıyorum ki benim ve sizlerin konuşmalarınızda daha karamsar bir hava hakim olacaktı. Şu anda en azından bir çıkış yolu görüyoruz. Sanki dağın zirvesine ulaşmayı başaracak gibiyiz. Olaylar yavaş yavaş bizim lehimize dönüyor. Ve şimdi bu durumu bir sona bağlamak için hem cesarete hem de ferasete ihtiyacımız var.
Geride bıraktıklarımızı ve imza koyduklarımızı incelediğimizde, bazı insanların oldukça eleştirel bir yaklaşıma sahip olduklarını, “Öyle ya da böyle bunu yapmalıydık” dediklerini görebiliriz. Son imzaladığımız belgelere başvuruyorlar ve iyi olmayan –benim de hiç iyi bulmadığım– bazı ibareler buluyorlar. İyi olmayan, benim de iyi bulmadığım çözümlere rastlıyorlar.
Ancak bir bütün olarak sonucu takdir etmiyorlar. Şunu söylemeliyim ki bardağın boş tarafını görmek gibi bir temayülümüz var. Bardağın boş tarafını ben de görüyorum; ancak problem, onların yalnızca boş tarafa bakmaları ve bardağın tamamını görmemeleri.
Burada, bu konuyu çokça konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Son temaslarımızla ve anlaşmalarımızla bağlantılı somut bazı belgeler olacak. Bunun bir politik zafer olduğunu söylerken haklı olduğuma inanıyorum.
Elbette diplomasi, insanların dediği gibi, askerî durumun yansımasıdır. Bu bizim politik başarımızdır. Bunu unutmamalıyız. Bu askerî çabamızın bir sonucudur ve askerî durumun sonucu bunu mümkün kılmıştır. Ordumuzdan bahsetmişken, burada hazır bulunan üniformalı ve üniformasız çok sayıda askerimiz için sizden bir alkış isteyeceğim.
Olayların, gerçekten, iyinin ve kötünün zorlu bir mücadelesi olduğundan söz ettim.
Bosna bana inanılmaz bir zıtlıklar arenası gibi görünüyor. Burada iyi ile kötü, en açık ve yoğunlaştırılmış biçimleriyle karşı karşıyalar. Bosna’nın ahlakî bir meseleye, belki de günümüz dünyasının can alıcı bir ahlakî ikilemine dönüşmesinin nedeni budur. Bu iki yıllık süre zarfında ve savaş devam ederken dünya yavaş yavaş Bosna’ya karşı olanlar ve Bosna’nın yanında olanlar diye taraflara ayrıldı.
Kimse tarafsız değil böylesi bir durumda, kimse tarafsız da olamaz. Ya Bosna’nın yanındalar ya da karşısında. Hiç kimse bu tarafları ortadan kaldıramaz. Safların belirginleşmesi aşamasını ele aldığınızda göreceksiniz, dünyada iyi olan ne varsa, Allah’a şükürler olsun ki bizim yanımızda.
Bazı ülkelerin hükümetleri söz konusu olduğunda, zaman zaman onların aşağılık politikacılarının karşımızda yer aldığı dikkat çekiyor. Ancak o ülkelerin de aydınları, idealistleri, şairleri ve sanatçıları bizimle beraber. Tüm İslam âlemi ise başlangıçtan bu yana arkamızda ve bu başka bir hikâye.
Örneğin, Kış Olimpiyat Oyunlarının açılışını hatırlayın. Herkes Saraybosna şerefine ayağa kalktı ve Saraybosna’da yaşayanlar ve ölenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Tahminlere göre iki buçuk milyon insan bu sahneyi izliyordu. Herkesin kalbi Saraybosna ileydi ve açılışa geç kalan Olimpiyat Oyunları Komitesi Başkanı Samaran, evlerinde bu görüntüleri izleyen pek çok insanın Saraybosna için nasıl ayağa kalktığını, daha sonraki Saraybosna seyahatinde bana anlattı.
Saraybosna’dan söz ederken, Bosna’nın bütünüyle iyinin ve kötünün mücadele alanı olduğunu söylemiştim. Dünya, Saraybosna’yı –her ne kadar ben bu kentin, direnişin sembolü olarak hatırlanmasını tercih etsem de– acının sembolü olarak hatırlayacak. Üzerimize, yedi yüz bin bombanın düştüğünü söylüyorlar. Bu, insan varlığının direnişine bir imtihan oldu. Bu imtihana katlanmamızı sağladığı için Allah’a şükürler olsun. Bu şunun kanıtı; önemli olan, bir insanın dövüşmek için ne denli kuvvetli olduğu değil, sizlerin mücadeleyi omuzlamak için ne kadar güçlü olduğunuzdur.
Yabancılar savaştan önce Saraybosna’ya geldiklerinde, dikkatlerini gururla, burada yüzyıllarca hakim olmuş insanlık ve hoşgörünün taştan tanıklarını barındıran avluya çekerdim. Burası; Bey Camii, Katolik Katedrali, Eski Ortodoks Kilisesi ve Sinagogun bir arada bulunduğu, hiçbirinin diğerinin yoluna çıkmadığı ve kutsiyetine karışmadığı küçük bir alan. İnsanlar genelde, hoşgörünün Fransız Devrimi ile başlayan yakın bir dönemin ürünü olduğunu düşünüyorlar.
Ancak hoşgörü Fransız Devrimi ile değil, çok daha önce başladı. Bu kutsal mabetlerin kimi, Fransız Devrimi’nden daha yaşlı. Gördüğünüz gibi burayı, elbette ki haklı bir gururla, yabancılara göstermek için elime geçen tüm fırsatları kullandım. Tenakuzlardan bahsetmişken, şu anda Saraybosna’da görebileceğiniz tenakuz nedir? Eski askerî hastane... Eski askerî hastaneyi 160 kez bombaladıklarını söylüyorlar.
Birkaç gün önce, Fransız Bakan Leotar –çalışma arkadaşlarından bir grupla birlikte– ziyaretime geldi ve ona şöyle dedim: “Hastaneyi görme fırsatını kaçırmayın, çünkü o eşsiz bir bina. Kasıtlı olarak 160 kez bombalanmış bir hastaneyi bundan önce hiçbir zaman görme şansı bulamadığınızı kabul ediniz lütfen. Bu, tarihte yalnızca bir kez ve yalnızca Saraybosna’da oldu. Onu görme fırsatını kaçırmayın.”
Saraybosna’da olanlar, bir yönü ile aklıselim ile çılgınlığın mücadelesidir. Şundan söz ediyorum: Avlu, aklıselimi; hastane ise en kötü biçimi ile çılgınlığı temsil ediyor. Konuğuma ayrıca Hükümet Konağı’nı ve Millî Kütüphane’yi görmesini de tavsiye ettim. Tepelerdeki barbarlar dışında herkesin hayranlığını kazanan muhteşem binalardı bunlar. Eğer mümkünse valilikten bu iki binayı çılgınlığın anıtları olarak öylece bırakmalarını isteyeceğim.
Çünkü eğer onarırsak, insanlar böyle bir şeyin olabildiğine inanmayacaklardır. Eğer bu mümkün değilse, hiç değilse insanların Hastane’ye ve Milli Kütüphane’ye neler olduğunu bilmeleri için onların birer kopyasını inşa edelim. Sözünü ettiğim çelişkiler bunlar. Bir tarafta kültür ve insanlığın cisimleşmiş hali, diğer tarafta utanç ve barbarlığın kanıtları.
…Bosna ahlakî bir meseledir ve ahlakî meseleler her erkeği ve kadını ilgilendiren evrensel meselelerdir. Batı dünyası ve İslam dünyası ise başka bir meseledir. İslam dünyasında Fas’tan Endonezya’ya kadar geniş bir coğrafya olmanın yanında; yığınla ırk, halk ve bilhassa etki söz konusudur. Bu, dünyanın bu bölümünün neden daima kesin bir ayrılıkla imlendiğini açıklar.
Bu durum yakın zamana, Bosna’ya kadar böyleydi. Bosna, Müslümanları bir araya getirdi. İslam dünyası hiçbir zaman, hatta Filistin sorununda bile Bosna meselesinde olduğu kadar birlik içerisinde davranmamıştı. Bosna meselesi ile ilgili Fas’ta, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, İran’da, Pakistan’da, Malezya’da, Endonezya’da karşılaşacağınız şey, aynı saygı, aynı yardım için hazır olma durumu ve aynı birlik ruhudur. Bosna’ya duyulan sempati ve hassasiyet her yerde aynıdır. Tüm dünya tek bir mesele üzerinde, Bosna üzerinde birleşti. Bir uyanış, dayanışma ve kesin bir birleşme süreci başladı.
Böylesi bir duygunun varlığını ortaya koyan şey, her şeyden önce düşmana gösterdiğimiz inatçı direniş oldu. Evet gördüğünüz gibi, bugün aramızda –umarım buradadırlar- Stari Vitez’den gelen insanlar var. Gelmeyi başarıp başaramadıklarını bilmiyorum. Profesör Kaimoviç buraya ulaşmayı başarabildi mi? Bin üç yüz erkek, kadın ve çocuk on buçuk aydır Stari Vitez’de direnişteler.
Teslim olmadılar, pes etmediler ve direnişe devam ettiler. Bu, pek çok benzer durumdan sadece biri. Diğer biri çok daha iyi bilinen Gorazde, ardından Maglaj ve şimdi de Bihaç, Brçko ve Olovo... Bu meşhur cephelerden bazılarını unutmuş olmaktan endişe ediyorum. Evet, bir süre önce kendilerinden bahsetmeyi bıraktığımız Gornji Vakuf ve Zepa da var. Ve nihayet, Saraybosna. Ancak Saraybosna birinci değil. Çünkü çok daha zor durumlar oldu.
Evet, bizler direndik ve her objektif araştırmacı bu direnişin temelinin dört yıl önceki bir olayla atıldığını söyleyecektir. Bu olay, Müslüman halkı bir araya gelmeye ve birleşmeye davet eden ve gelecek olaylara hazır bulunan 40 kişinin ortaya koyduğu bildiriydi. Bu toplantımız, bu yönüyle de bir çeşit yıldönümü.
Kendimize sık sık soruyoruz. Tüm bu olanlardan sonra Bosna ne durumdadır? Bugün Bosna nedir? Bosna’nın bugün ne olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. O, dünkü ya da çok uzun zaman önceki Bosna değil. İyi ya da kötü olduğuna bakmaksızın, Bosna bugün başka bir şey, ülkemiz değişti artık. 200.000 insan öldürüldü, en abartısız tahminlere göre 600.000 insan yurdundan sürüldü, 800 cami yıkıldı, yüzlerce kasaba ve köy yerle bir edildi. Tüm bunların sonucunda, insanların hissiyatı değişti.
Bosna daha iyi ya da daha kötü olabilir, ancak kesinlikle farklı olacak. Doğal olarak bizler daha iyi olmasını istiyor ve buna inanıyoruz. Şu anda Bosna’nın mevcut sınırlarını korumak için mücadele veriyoruz. Bu bizim hakkımız ve bunun için çalışmaya devam edeceğiz. Ancak tüm hesaplamalarımız ve tahlillerimizde bu muazzam değişmenin yer alacağını aklımızda tutmamız gerekmektedir. Ciddi insanların yapacağı gibi bunu hesaba katmak zorundayız.
Şu ana kadar söylediklerim; yani ölümler, sürgünler ve Bosna’nın küçük olmayan bir parçasının sınırlarımız dışında kalması, elbette sorunun olumsuz yönüydü. Ancak her şeye rağmen Bosna sessizce düşmedi. “Sessizce” kelimesinin nereden geldiğini ve Bosna’nın sessiz düşüşü hikâyesini biliyor musunuz?
Bu, 1939 olayları ile bağlantılı. O zaman Bosna, gerçekten sessizce düşmüştü. Sırplar ve Hırvatlar, Bosna’yı ikiye ayırmaya karar verdiklerinde hiçbir direnişle karşılaşmamışlar. Herhangi bir direniş olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Aslına bakılırsa, hiçbir direniş olmamış. Hatta hiçbir ciddi protesto bile olamamış. Bosna’nın bu utanç verici bölünüşü ile ilgili olarak basında birkaç eleştiri çıkmış yalnızca.
Evet, işlerin nasıl değiştiğini görüyorsunuz. Bosna’yı tekrar parçalamayı denediler. Ancak bu kez, Bosna sessizce düşmedi. Direniş çığlığımız, gezegenin her tarafından duyuldu ve tüm gökyüzünü inletti. Neredeyse gerçek manasıyla. Bosna’yı dize getirebilmek için en az beş milyon bomba atıldı. Fakat Bosna cefayı çekti, tahammül etti ve acıya katlandı. Allah’a şükür!
…
Eski Yugoslavya Ordusu, kırk yıl boyunca paranoyak bir tutkuyla silah depoladı. Her yıl çok büyük miktarlarda para harcadılar. Son iki yıl içinde topladıkları her bir demir parçası, bu talihsiz ülkenin tepesine indi.
Olumsuzluklarımızla birlikte benim için asıl önemli olan şunu söyleyebilmek: Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.
Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlakî olan bir kavramı, yani insan olmak ve insan kalmak kavramını politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk.
Yasal otoritenin ve Bosna–Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hâlâ katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz. Orada hâlâ Hırvatlar ve Sırplar var. Diğer tarafta ise yalnızca onlar var. Bütün olumsuzluklarımız ve mücadelemizle birlikte, böylesi bir tavrı, savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta benzer hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyacağımıza eminim.
Tabiatıyla bizler böyle yaparak kendimize kastetmiyoruz. Söylemek istediğim şu: Müslüman halka yönelik yeni bir soykırım olmaması için Bosna-Hersek bir şekilde örgütlenmelidir ve partimiz de bunun garantörü olmalıdır. Bu, ülkemizin en yüce yasası olacaktır.
Bu yüzden silahsızlanma ve ordunun ilga edilmesi söz konusu olmayacak. Bir orduya ihtiyacımız var ve bu ordu, küçük fakat güçlü olmak zorunda. Halkın silahsızlandırılması da gündeme gelmeyecek. Bunu talep edeceğiz ve vatandaşlarımızın silah edinmelerine izin verecek yasaları geçireceğiz. Yalnızca suçlular, sabıka kaydı olanlar, yani bu silahları kötüye kullanabilecek olanlar böylesi bir haktan mahrum edilmelidir.
…Bildiğiniz gibi, son birkaç ayda pek çok görüşme oldu ve sonunda bir şeyler imzaladık. Kendimize şimdi ne yapacağımızı soruyoruz. Şimdi ne istiyoruz? Bu konuda pek çok şey söylenebilir. Ancak taleplerimizi şu üç sözcüğe sığdırmak mümkün: Topraklarımızı geri almak. Bu bizim talebimiz. Bu üç kelime temelde neyi istediğimizi açıklıyor.
Topraklarımızı geri almadan bir barış söz konusu olamaz. Onlar yayılsınlar diye topraklarımızı onlara bırakacak değiliz. Soykırım işledikleri, insanları öldürdükleri kasabalarımızı ve köylerimizi terk edecek değiliz. Bu anlamda, uluslararası toplumla bazı uyuşmazlıklarımızın olduğunu bilmelisiniz.
Her şeye rağmen, pek çok nedenden dolayı talebimizden vazgeçemeyiz. Her şeyden önce insanlarımızın geri dönecek bir yerleri olmak zorunda. Almanya’da ya da Hırvatistan’da yaşayan halkımız, Zvornik ya da Visegrad yakınlarındaki köylerine dönebilmeli. Bu konuda hiçbir uzlaşma olamaz.
Bu fiilî ve gündelik bir politik nedendir. Bir başka neden daha var: Ahlakî neden. Onlara bu toprakları bir ödül olarak verip şöyle diyebilir miyiz? “Bizleri öldürdüğünüz ve yurtlarımızdan sürdüğünüz için, ödül olarak bu topraklar sizin olsun.” Hayır! Bu yüzden topraklarımızı geri vermelerini sağlayacağız ve ondan sonra her konuda konuşabilir hale geleceğiz. Onlarla yapacağımız herhangi bir görüşmede masaya yatırılacak ilk konu, onların topraklarımızı geri vermeye hazır olup olmadıkları olacak. Elbette “Sırplar, iyi bir gerekçe ile bir kez daha dünya kamuoyunu aldatmakta başarılı olacaklar mı?” diye kendi kendime soruyorum.
Zaten dünya kamuoyunu pek çok kez aldattılar. Tekrar başarılı olacaklar mı? Talebimizi bu nedenle tamamıyla basitleştiriyoruz. Bizim kendimize ve dünyaya mesaj olarak verdiğimiz şey de kısa, açık ve hiçbir yoruma müsaade etmiyor…
“Sırplar dünyayı tekrar aldatmayı başaracaklar mı?” diye sormuştum. Ancak gerçek soru şudur: Onlar mı dünyayı aldatmayı becerdiler, yoksa dünya mı aldatılmak istedi? Dünya olanları anlamamış, bunun bir tecavüz olduğunu görmemiş gibi mi davrandı? Sırplar onlara bunun bir tecavüz değil, iç savaş olduğunu söylüyor.
Bir tecavüzcü ya da bir saldırganla karşı karşıya olmaktansa “savaşan taraflar” yalanını kabul etmenin dünya için daha kolay olduğu anlaşılıyor. Niçin? Çünkü eğer bu bir soykırım ya da tecavüzse, yardım etmek onların görevi. Hatta soykırıma karşı durulması yolunda, ülkeleri bağlayan bir anlaşma bile var.
Olayları görmemek onlar için daha kolay. Uzun zaman önce işaret ettiğimiz toplama kamplarını kabul etmeleri çok zaman aldı. Hatta Temmuz 1992’de Başkan Miterand’a Bosanski Krajina’daki toplama kampları ile ilgili bilgiler sundum. Binlerce insan hiçbir iz bırakmaksızın ortadan kaybolurken, dünyanın bir bölümü, bunu bilmiyormuş gibi davranmayı tercih etti. Onlara da bu yakışırdı, bazen aldatılmayı istediklerini düşünüyorum.
Yine de zaman geçiyor. Allah nasip ederse yakında Tuzla’daki havaalanını açacağız. Zor olsa da havaalanı tamamlanmış olacak ve Sırplar kontrol etmek için oraya gelmeyecekler. Bunu açıklığa kavuşturduk. Türk askerleri UNPROFOR ile birlikte yardıma gelecek. Buna da uzun süre karşı koydular. Türkler buradan ayrılalı yüz yıldan fazla oluyor. Fakat şimdi Türk askerleri geliyor. Güzelce hizmet edeceklerine eminim. Çünkü onlar iyi askerler ve Birleşmiş Milletler askerleri gibi iyi hizmet edecekler.
Bu arada, Sırplara uygulanan ambargo, Bosna’ya barış gelmeksizin ve tüm Sırbistan’da insan hakları güvence altına alınmaksızın kaldırılmayacak. Geç de olsa buna meyilliler ve kamuoyu, yavaş yavaş buna alışıyor. Ambargonun kaldırılması ile ilgili bazı sloganlar atıldı ortaya. Altı aydan beri herkes bunu konuşuyor. Ancak şunu da tekrarlamalıyız: Bosna-Hersek’e barış ulaşmadan ve Sancak’taki kardeşlerimiz haklarına kavuşmadan ambargonun askıya alınması söz konusu olmayacak.
Ve Allah nasip ederse barışa çok yakınız. Hazır olun ve bu barış için çok iyi hazırlıklar yapın. Peygamberimiz oldukça çetin bir savaştan dönerken, küçük savaştan büyük savaşa gittiğini söylemiştir. Gerçekten de, barış yapıldığında bizi bekleyen şeyler kolay olmayacak.
Yalnızca savaşın olduğu günleri sık sık düşüneceğimizden korkuyorum. Bir insan hastalandığında tek dileğinin iyileşmek olduğu söylenir ve iyileştiğinde ise yüzlerce şey ister ve kimi zaman yatakta olduğundan daha mutsuz olur. Aynı durum bizim gibi savaş ortamında yaşayan insanlar için de söz konusudur. Sanki şu bombalar düşmeyi bırakır ve barış gelirse her şey daha kolay olacak, hatta önümüzde bir çıkış belirecek gibidir. Çoğunuz genç insanlarsınız.
Devasa problemler var önümüzde. Endüstri çöktü, işsizlik, kıtlık... Şu anda bizi dünya besliyor. Az veya çok herkes aynı şeyi alıyor. Ancak çok büyük bir eşitsizlik kapıda. Zengin insanlar ve -şu çok yaygın tabiri kullanmama izin verirseniz- sıradan işsiz insanları sömürecek olan savaş vurguncuları sahneye çıkacak. Ve barış zamanında hepiniz bu insanlarla karşılaşmak zorunda kalacaksınız, hazır olun. Hiçbir hayale kapılmayın ve kendinizi her şeyin kolaylaşacağına inandırmayın. İşler çok zorlaşacak.
Savaştan yüz binlerce yaralı ve sakat insanla çıkacak bir ülke olacağız. Bunların büyük bir kısmı da herhangi bir işi yapabilecek kapasitede olmayacak. Bizim yardımımıza ihtiyaçları olacak. Çok sayıda reissiz aile ve pek çok yetimimiz olacak. Allah yardımcımız olsun!
…Son olarak savaş suçları ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bilinçli olarak konuşmamın sonuna sakladım bu sözleri. Bu savaş, önce bazı akademisyenlerin kafasında başladı. Tüm savaşlar kirlidir. Ancak söz konusu akademisyenler, bu savaşın tarihteki en kirli savaşlardan biri olmasına özen gösterdiler.
Ültimatom zamanında bu insanlardan biri buradaydı. Tepelerde onlarla birlikteydi ve şöyle dedi: ‘Vicdanımız rahat.’ Vicdanları rahatmış! Bunu 1300 çocuğun onların kurşunları ve bombalarıyla öldürüldüğü, Saraybosna’nın tepesinden bakarak söyledi.
Aynı gün içinde, başıma çok ilginç bir şey geldi. O gün, Kur’an’dan daima etkilendiğim bir sure okuyordum. Bu bölüm Kur’an’ın sonlarında yer alıyor ve şu sözcüklerle başlıyor: “Güneş karardığında ve yıldızlar döküldüğünde...” ve bu tehditkâr tonun devamında, şu sözcükler yer alıyor: “ve suçsuz yere öldürülen kız, hangi suçundan dolayı öldürüldüğünü sorduğunda...” Akabinde televizyonu açtığımda, Markale katliamından iki gün önce gerçekleşen bir katliamın görüntülerini gördüm.
Bildiğiniz gibi, Şubat’ın dördünde altı çocuk öldürüldü. Ve ardından kamera, öldürülen bir kız çocuğunun yüzünü ekrana yansıttı. İşte öldürülen bu kız çocuğu ve “vicdanları rahat” akademisyenler Kur’an’da yer alıyorlardı. Hem bize, hem onlara şunu söylemek isterim: Bu günahın karanlık gölgesi, zaman ve mekânda Kıyamet gününe dek yayılacak. Dilersem bana yaptıklarından dolayı onları affedebilirim. Ancak kadınlarımıza ve çocuklarımıza yaptıklarını asla affetmeyeceğiz. Vicdanlarının rahat olduğunu söyleyenlere benim mesajım budur.”
25 Mart 1994
Adolf Hitler
Adolf HİTLER
“Asla bir korkak
olmadım!”
1918’de Çekoslovakya Cumhuriyeti ilan edildiğinde, ülke sınırları içerisinde, küçümsenemeyecek sayıda, Almanca konuşan bir topluluk vardı. Bu topluluğunun yaşadığı bölge Südetler (Sudetenland) olarak biliniyordu. Almanca konuşan Südetler’deki azınlık, Adolf Hitler’in, ‘Ein Volk - Ein Reich - Ein Führer’ (Tek Millet-Tek Devlet-Tek Lider) şeklindeki rüyasını gerçekleştirmek için mükemmel bir bahane oldu.
Hitler 1938 Eylül’ünde tüm dikkatini, 3 milyon kadar Almanın yaşadığı bu bölgeye çevirmişti. Özetle, Südetler bölgesinin Almanya’ya devredilmesi gerektiğini, bu gerçekleşirse, Avrupa’da başka bir toprak talebi olmayacağını söylüyordu. Südetler bölgesindeki Sudeten Deutsche Partei’yi (Südet Alman Partisi) ve gizlice kurdurduğu ekipleri manipüle ederek bölgeyi karıştırdı. Südet Almanları, Hitler’in iddialı ve kucaklayıcı söylemlerinden etkilenerek protesto gösterilerine giriştiler. Çek polisi olaylara müdahale etmek zorunda kaldı. Hitler bu gelişmelerden istifade etmekte gecikmedi ve müdahale esnasında 300 Almanın öldürüldüğünü iddia etti. İddiasının aslı astarı yoktu ama Hitler, müdahale için bahane arıyordu.
22 Eylül 1938’de İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Hitler ile görüşmek üzere Münih’e gitti. Bu görüşmede Hitler, Chamberlain’a bir ültimatom vererek, Südetler’in Almanya’ya devredilmesini istedi. Fakat Chamberlain, Çekoslovakya’nın kurucularından Dr. Beneş’i bu çözüme ikna edemedi. Bu kez Almanya doğrudan Çeklere bir ültimatom vererek, sorunun 28 Eylül gecesine kadar çözülmesini istedi ve birliklerini Alman-Çek sınırına yığmaya başladı.
Kaynak: Associated Press
Çek ordusu ise kendi ülkesini savunmaya hazırlanıyordu. Bu arada Fransız birlikleri de alarma geçti. Savaş kaçınılmaz görünüyordu. Bu durum Fransa, İngiltere ve Çekoslovakya arasında hızlı bir diplomatik trafiğe sebep oldu. Chamberlain, Hitler’den bir kez daha görüşmeye yanaşmasını istedi. İşgali 48 saat erteleyen Hitler, konuyu masaya yatırmak için İngiltere ve Fransa Başbakanları ile İtalyan diktatörü Mussolini’yi Münih’e çağırdı. Büyük güçler arasındaki sinir savaşının mezesi olan Çekoslovakya’dan ise hiç kimse davet edilmemişti!
29 Eylül 1938’de imzalanan Münih Antlaşması ile Hitler’in isteklerine boyun eğildi. Südetler, Almanya’nın olmuştu. Bir gün sonra ülkesine dönen Chamberlain, coşkulu bir kalabalık tarafından karşılandı. Varılan antlaşmayı ‘zamanımızın barışı’ olarak lanse eden Chamberlain’a göre, Avrupa, bir savaşın eşiğinden dönmüştü! Chamberlain’in 1930’larda Hitler’e karşı izlediği Yatıştırma Politikası (Appeasement Policy) çok eleştiri alsa da işin aslı şuydu: Ne İngiltere’nin ne de Fransa’nın, giderek kabına sığmayan ve Versailles Antlaşması’nın sınırlamalarından kurtulmak için bahane arayan Almanya’nın karşısına çıkacak durumu vardı!
Avrupa rahat bir nefes aldığını düşünüyordu. Zira Hitler, başka bir toprak meselesini gündeme getirmeyeceğine söz vermişti. Ama bir sürpriz yaptı ve Münih Antlaşması’nı ‘değersiz bir paçavra’ diye niteleyerek 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etti. Fransa ve İngiltere iki gün sonra Almanya’ya savaş ilan etti. İkinci Dünya Savaşı başlamış, Hitler dünyayı faka bastırmıştı!
Başlattığı savaşla 27 milyon asker ve 25 milyon sivilin ölümüne, tam 4 trilyon doların savaşlarda harcanmasına sebep olan bu çılgın diktatör, 26 Eylül 1938’de Berlin’deki Sportspalast’da yaptığı ateşli konuşmada gözünü kan bürüdüğünü net bir şekilde dile getiriyor ve Alman halkına topyekûn bir savaşa hazırlanmaları gerektiğini ima ediyordu. Dönemin politikacılarının bu cüretkâr konuşmayı yeteri kadar iyi analiz edememesi, tüm dünyaya oldukça pahalıya patlayacaktı!
Hitler işte o tarihî konuşmada, gelecek kanlı yılların haberini veriyordu.
“Şimdi çözülmesi gereken ve çözülecek olan son sorunla karşı karşıyayız. Bu Avrupa’dan yapacağım, asla vazgeçmeyeceğim ve de Tanrı’nın izniyle yerine getirilmesini temin edeceğim son toprak talebi olacak. Bu sorunun geçmişi şudur: 1918’de ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı’ ikliminde Orta Avrupa, devlet adamı olarak isimlendirilen bazı aptallar tarafından parçalanarak yeniden şekillendirildi.
Bu halkların kökenleri, ulusal beklentileri, ekonomik gereksinimleri göz önünde bulundurulmadan, Orta Avrupa parçalandı ve zorla yeni devletler türetildi. İşte Çekoslovakya da varlığını bu sürece borçlu.
Bu Çek devleti, hayatına tek bir yalanla başladı. Bu yalanın mucidi Beneş isimli bir adamdı. Bu Bay Beneş, Versailles Anlaşması esnasında ortaya çıkarak ilk etapta dinleyicilerini bir Çekoslovak ulusu olduğuna inandırdı.
Kendi yurttaşlarına daha geniş topraklar kazandırmak ve kendini haklı çıkarmak için bu yalanı icat etmek zorunda kalmıştı. Sonuç olarak bu Bay Beneş sayesinde Çekler, Slovakya’yı işgal etti. Daha sonra bu ülke yeterli görülmediği için olsa gerek, self-determinasyon haklarını ihlal ederek ve kendi kaderlerini belirleme iradelerini göz ardı ederek, üç buçuk milyon Almanı da kendi topraklarına dahil ettiler.
Daha sonra bu bile yeterli olmadığından olsa gerek, bir milyondan fazla Macarı, ardından Karpat Ruslarını ve son olarak da yüz binlerce Polonyalıyı topraklarına dahil etmek zorunda kaldılar. İşte hakları çiğnenmiş ulusların tartışılmaz iradelerine karşı gelinerek, self-determinasyon haklarının bariz bir şekilde çiğnenmesiyle oluşturulmuş bu devlet, daha sonradan Çekoslovakya olarak isimlendirilen devlettir.
Şimdi size burada seslenirken, doğal olarak tüm bu baskı altına alınmış halkların kaderlerine yönelik bir sempati de besliyorum. Slovaklara, Polonyalılara, Macarlara ve Ukraynalılara karşı sempati besliyorum. Bununla birlikte doğal olarak sadece Alman vatandaşlarım ve onların kaderi adına konuşuyorum.
Bay Beneş o zaman bir dolu yalanla bu ülkeyi kurduğunda, sağduyulu devlet adamları gibi, İsviçre modelinden hareketle onu kantonlara ayıracağına dair açık bir söz vermişti. Ama hepimiz bu kanton sistemi sorununu nasıl çözdüğünü biliyoruz: Bir terör rejimi başlatarak!
Almanlar haklarının ihlal edilmesini protesto etmeye başladıklarında, üzerlerine ateş açıldı ve o zamandan bu yana bir imha savaşı devam ediyor.
Çekoslovakya’daki bu ‘barışçı’ kalkınma yılları boyunca, neredeyse 600 bin Alman, Çekoslovakya’yı terk etmek zorunda kaldı. Bunun çok basit bir sebebi vardı; aksi takdirde açlıktan öleceklerdi!
1918’den bu yana yaşanan tüm olaylar, bir şeyi net olarak gösteriyor: Bay Beneş, Alman unsurunu yavaşça ortadan kaldırmaya kararlı.
Ve bir dereceye kadar başarılı da oldu. Sayısız insana eşsiz acılar tattırdı. Milyonlarca insanı korkutmayı ve tedirgin etmeyi başardı. Sürekli bir terör rejimiyle, milyonlarca insanı sindirmeyi başarırken, bu esnada bu devletin ‘uluslararası’ hedefleri de netleşti. Artık, gerekirse, bu ülkenin Almanya’ya karşı kullanılabileceği gerçeğini saklamaya da kalkışmadılar.
Fransız Havacılık Bakanı Pierre Cot, ‘Bu devlete ihtiyacımız var. Çünkü bu ülkenin bir üs olarak kullanılmasıyla, Alman ekonomisi, Alman sanayisi bombardımanla daha rahat tahrip edilebilir’ diyerek, gayet cesur bir şekilde bu arzuyu ifade etti. Şimdi Bolşevizm de bu ülkeyi bir ön cephe olarak kullanıyor. Bolşevizm ile temasımız olmadı; Bolşevizm, Orta Avrupa’ya girmek için bu ülkeyi kullanıyor.
Ve şimdi de konunun en ahlaksız kısmına gelelim. Bir azınlık tarafından yönetilen bu ülke, diğer ülkeleri de, bir gün kendi kardeşleri üzerine ateş açmalarını gerektirecek bir politika üzerinde işbirliği yapmaları için zorluyor. Bay Beneş, Almanlara, ‘Eğer Almanya’ya savaş açarsam, Almanlara ateş açmak göreviniz. Eğer bunu yapmak istemezseniz, ihanet etmiş olursunuz ve sizi vurdururum’ diyor. Aynı şeyi Macarlar ve Polonyalılardan da talep ediyor. Slovaklardan, Slovak halkının çıkarına olmayacak bir davayı savunmalarını istiyor. Slovak halkı sadece barış istiyor, macera değil.
Yine de Bay Beneş, bu insanların ihanet etmesini bir şekilde sağlıyor. Ya kendi halklarına ihanet edecekler, kendi halklarına ateş etmeye hazırlanacaklar ya da Bay Beneş onlara ‘Vatana ihanetten suçlusunuz, bundan dolayı sizi idam ettireceğim’ diyecek. Sadece kokuşmuş, şeytanî ve suçlu bir rejim bunu talep ediyor diye, yabancı kökenlileri muhtemelen kendi halklarına ateş açmaya zorlamaktan daha utanç verici bir şey olabilir mi?
Sizi temin ederim ki, Avusturya’yı işgal ettiğimizde, ilk emrim, hiçbir Çek’in Alman ordusunda askerlik yapmaya zorlanmaması, hatta buna izin verilmemesiydi. Onları kendi vicdanları ile mücadele etmek zorunda bırakmadım.
Yine de Bay Beneş’e muhalefet eden herkesin, ekonomik olarak ipi çekiliyor. Dünyadaki demokrasi havarileri salt yalan söyleyerek bunu gizleyemezler. Bay Beneş’in ülkesindeki koşullar, diğer ulus mensupları söz konusu olduğunda korkunç durumda. Sadece Almanlar adına konuşuyorum.
Tüm Alman toplulukları içerisinde en yüksek ölüm oranı, en düşük doğum oranı ve en şok edici işsizlik oranı Südet Almanlarında. Bu daha ne kadar devam edecek? Yirmi yıldır Çekoslovakya’daki Almanlar ve Reich Cumhuriyeti’ndeki Alman halkı, sadece güçsüz oldukları ve demokrasi dünyasında bu işkencelere karşı kendilerini savunmakta aciz kaldıkları için bu duruma seyirci kalmak zorunda bırakıldılar…
Bay Chamberlain’a, uygun gördüğümüz tek çözümü münasip bir dille anlattım. Dünyadaki en doğal çözüm bu. Değişik ulus topluluklarının bu Bay Beneş ile birlikte olmayı arzulamadıklarını biliyorum. Bununla birlikte sadece Almanların sözcüsüyüm ve sadece Almanlar için konuşuyorum. Prag’daki bu çılgın, bu üç buçuk Almana kolaylıkla zulmedeceğini düşünebilirken, bir kenarda hareketsizce durup bu durumu daha fazla seyretme arzusunda olmadığımı açık bir şekilde dile getirdim.
Ayrıca Alman sabrının tükendiğini de şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koydum. Art arda gelen provokasyonlar karşısında hoşgörülü ve sabırlı olmak Almanların karakteristik özelliği olmasına rağmen, sabrın tükendiği anın da geldiğini söyledim! Ve nihayet İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’dan tek olası talepte bulundular: Alman toprağını Reich hükümetine bırakmasını.
Bu esnada Bay Beneş’in yaptığı tartışmaların hepsinden de haberdarım. İngiltere ve Fransa’nın, bu ulusların kaderi nihaî aşamada değişmeyecekse artık olaylara Çekoslovakya adına daha fazla müdahale etmeyecekleri şeklindeki açıklamasıyla yüz yüze kalınca, Bay Beneş bir yol buldu. Bu topraklardan vazgeçilmesi gerektiğini kabul etti. Söylediği bu!
Ama ne yaptı? Topraklardan vazgeçmedi, aksine Almanları bu topraklardan sürüyor! İşte oyunun son durağı da burası! Korkunç istatistikî rakamlar geliyor: 10 binle başlayan rakam 214 bine kadar tırmandı. Neredeyse bütün bir bölge nüfustan arındırılıyor…
Şimdi İngiliz hükümetine son Alman teklifiyle birlikte bir memorandum verdim.
Bu memorandum, Bay Beneş’in yerine getirmediği vaatlerden başka bir şey içermiyor. Teklifin özü çok basit: Nüfusu Alman olan ve Almanya’ya katılmak isteyen bölge, Almanya’ya bırakılacak. Tabii ki Bay Beneş’in muhtemelen bir iki milyon Almanı sürmeyi başarmasından sonra değil, hemen şimdi, derhal!
Çekoslovakya’da, uzun zamandır bilinen demografik ve linguistik dağılımdan hareketle adil bir sınır seçtim. Her halükârda Bay Beneş’ten daha adilim. Sahip olduğumuz gücü istismar etmeye niyetim yok. Bundan dolayı başından bu yana nüfusun büyük bir bölümü Alman olduğu için bu toprağın Alman hâkimiyeti altında olması gerektiğini söyledim.
Yine de sınırların nihaî aşamadaki durumunu, orada yaşayan Almanların oyuna bırakacağım! Bu yüzden bu bölgede bir plebisit yapılmasına karar verdim. Böylelikle hiç kimse bu hususta haksızlık yapıldığını söyleyemeyecek…
Bay Chamberlain’a gösterdiği gayretlerden dolayı minnettarım. Alman halkının barıştan başka bir şey istemediği konusunda onu ikna ettim. Bununla birlikte, sabrımızın sınırları zorlandığında geri adım atmayacağımızı da söyledim.
Ona bir konuda daha garanti verdim ve bu garantiyi burada bir kez daha tekrarlıyorum: Bu sorun çözüldüğünde, Avrupa’da artık Almanya için başka bir toprak sorunu olmayacak! Ayrıca Bay Chamberlain’a, Çekoslovak sorunu çözülür çözülmez, diğer bir deyişle Çekler, baskı yoluyla değil barışçıl yöntemlerle diğer azınlıklarına yaklaştıklarında, Çek devleti ile daha fazla ilgilenmeyeceğim konusunda da teminat verdim. Teminatım elinde.
Artık Çek istemiyoruz! Bu arada Alman halkına da, Südet Almanları sorunuyla ilgili olarak sabrımın taştığını söylemek isterim!
Bay Beneş’e, bize yapılacağı garantisini verdiği şeylerin hayata geçirilmesinden başka bir şey içermeyen bir teklif yaptım. Artık karar onun! Savaş ya da barış! Ya bu teklifi kabul eder ve sonuç olarak Almanlara bağımsızlıklarını verir ya da biz gelir kendimiz alırız! Dünya bilmelidir ki, dört buçuk yıllık savaş ve uzun politik kariyerim süresince, kimsenin beni itham edemeyeceği bir şey var.
Asla bir korkak olmadım! Şimdi halkımın ilk askerî olarak en öne geçiyorum. Dünya bilsin ki, bu kez arkamda 1918’den çok farklı bir halk var! O zaman kerameti kendinden menkul bir âlim, demokratik söylemleriyle halkımızı zehirlemeyi başarmış olsa da, bugün arkamda duran halk, o halk değildir. İğne sokması gibi gelir bize bu tür şeyler. Artık canımızı acıtamazlar, bağışıklık kazandık!
Şu andan itibaren tüm Alman halkı arkamda birleşecektir. İrademin, iradeleri olduğunu hissedecekler. Bana harekete geçme yetkisini veren, halkımın geleceği ve kaderidir. Şimdi sizden, sevgili Alman halkımdan, arkamda saf tutmanızı istiyorum! Şimdi tek istediğimiz, her zorluktan ve tehlikeden daha kuvvetli olacak ortak bir irade oluşturmaktır. Eğer irademiz, bu zorluklar ve tehlikelerden daha kuvvetli olursa, gün gelir onları da yener.
Biz kararımızı verdik! Şimdi de Bay Beneş versin!”
26 Eylül 1938
Abraham Lincoln
Abraham LINCOLN
“Halkın, halk tarafından halk için
yönetimi yeryüzünden silinmeyecek”Amerika Birleşik Devletleri’nde 1861-1865 yıllarında Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın en önemli safhalarından biri, 1-3 Temmuz 1863 tarihleri arasında Pennsylvania yakınlarındaki Gettysburg kasabası civarında meydana gelmişti. Küçük çapta başlayan çatışma, kısa sürede 160 bin Amerikalının katıldığı bir savaşa dönüştü. Çarpışma sona erdiğinde, geride 80 bin civarında ölü kalmıştı. 19 Kasım 1863’te çarpışma alanına giden Başkan Abraham Lincoln, savaş alanının ulusal mezarlık haline getirilmesi amacıyla bir konuşma yapacaktı.
Kendisinden önce konuşan Massachusetts temsilcisi tam iki saat boyunca kürsüden inmemişti. Alanı dolduran kalabalık Lincoln’den de benzer bir performans bekliyordu. Ama Başkan, belki de Amerikan tarihinin en kısa konuşmalarından birini yaptı. Lakin, topu topu iki dakika süren bu konuşmanın bitiminde sarf ettiği ‘Halkın, halk tarafından halk için yönetimi devam edecek’ cümlesi, halen dahi Amerikan demokrasisinin kristalize olmuş şekli olarak kabul edilir. Aşağıda okuyacağınız bu özlü konuşma, Washington’daki Lincoln Anıtı’nın üzerine de kazınmıştır.
“Babalarımız seksen yedi yıl önce bu topraklara geldiklerinde, tüm insanların eşit yaratıldığı inancına kendilerine adamış ve özgürlüğe inanan insanların oluşturduğu yeni bir ulus inşa etmişlerdi. Şimdi devasa bir iç savaşın içindeyiz ve bu ulusun ya da böylesine inanmış ve kendini adamış herhangi bir ulusun, uzun süre yaşayıp yaşayamayacağını test ediyoruz. Bu savaşın görkemli cephelerinden birinde bir araya geldik. Bu cephenin bir bölümünü, bu ulusun yaşayabilmesi için hayatlarını verenlere nihaî bir dinlenme mekânı olarak tahsis etmek için geldik. Bu, yapacağımız en uygun işlerden biri olacaktır. Ama daha geniş manada, bu toprakları tahsis etmek, takdis etmek ve kutsamak bizi aşar.
Burada çarpışan, hayatını kaybeden ve halen yaşayan cesur adamlar, bizim aciz gücümüzü aşacak derecede bu işi başardılar. Dünya, burada söylediklerimize çok az kulak kesilecek, fazla uzun süre hatırlamayacak; ama bu cesur adamların burada yaptıklarını asla unutmayacak. Bizim için önemli olan, çarpışarak bu davayı buraya kadar asil bir şekilde taşıyan insanların yarım bıraktığı işin bitirilmesine kendimizi adamamızdır. Burada önemli olan, kendini vakfetmenin en son noktasına gelmiş bu onurlu ölülerden görevi devralarak, önümüzde uzanan görkemli misyona kendimizi adamamızdır. Burada önemli olan, bu insanların boşu boşuna ölmediğini, bu ulusun Tanrı’nın gözetiminde yeniden özgürlüğe doğduğunu, halkın, halk tarafından halk için yönetiminin asla yeryüzünden kalkmayacağını göstermektir…”
19 Kasım 1863
Amerikan iç savaşı, köleliğin kaldırılmasını isteyen Kuzey eyaletleri ile devamını savunan Güney eyaletleri arasında patlak vermişti. Her ne kadar Kuzey’in tavrının arkasında asil bir çıkış noktası varmış gibi görünse de, konunun ekonomik bir boyutu da vardı. Kuzey eyaletleri, zenci kölelerin bağımsızlık sonrasında Kuzey’e gelip sanayi kuruluşlarında ucuz işgücü olarak çalışacaklarını hesaplıyordu. Bununla birlikte Kuzeyliler, Güneylilerle İngiltere arasındaki ticarî ilişkilerden de rahatsızlık duyuyordu. İngiltere, Güney eyaletlerine Afrika’dan köle temin ediyor, karşılığında pamuk alıyordu. Buna karşın Kuzeyliler, pamuğu hem kendi sanayileri için kullanmak istiyor, hem de bu hammaddenin ucuz fiyata dışarı satılmasına karşı çıkıyorlardı. Sonuçta köleliğin kaldırılmasını istemeyen 13 Güney eyaleti, Amerika Konfedere Devletleri adı altında ABD’den ayrılmaya karar verdi. 1861’de başlayan savaş, 1865’te Kuzeylilerin zaferiyle sona erdi ve o tarihten itibaren kölelik, en azından kâğıt üzerinde, resmen yasaklandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


